padisah2
Mustafa Han I
Osmanlı padişahlarının on beşincisi ve İslam halifelerinin ****enincisi. 1591 senesinde Manisa’da doğdu. Her şehzade gibi iyi bir eğitim gördü. Ağabeyi Birinci Ahmed Hanın vefatı üzerine, 22 Kasım 1617’de, ilk defa ekberiyet kaidesine göre, yani hanedanın en yaşlı mensubu olarak zorla tahta çıkarıldı.
Sultan Mustafa Han, devlet meseleleriyle ilgilenmediğini ifade ederek, saltanatı kabul etmediyse de bu hal devlet erkanınca göz önüne alınmadı. Ancak, çok geçmeden devlet işlerinde Sultanın yabancı kalması ve işlerin karışması üzerine, durumun böyle devam edemeyeceğini anlayan devlet adamları, hal’ine fetva aldılar ve 26 Şubat 1618 günü Sultan Mustafa’yı tahttan indirerek, yerine Genç Osman’ı çıkardılar.
Ancak, yenilik taraftarı olmayanların tahrikleri neticesinde isyan eden yeniçeriler, 19 Mayıs 1622’de Genç Osman’ı tahttan indirdiler. Bu durum Sultan Mustafa’nın ikinci defa tahta geçirilmesine yol açtı. Bu sırada Sultan Osman Hanın veziriazam Kara Davud Paşa tarafından şehit ettirilmesi büyük karışıklıklara sebep oldu. Sultan Mustafa Han, Davud Paşayı azlederek yerine Mere Hüseyin Paşayı getirdiyse de, isyanlar son bulmadı. Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa başkaldırarak, bölgesindeki yeniçerilerin bir kısmını öldürttü. “Genç Osman’ın intikamını alacağım” diye and içen Abaza, İstanbul’a gelmek için yola çıktı. Bursa’yı muhasara ettiyse de alamadı. Kış geldiği için Niğde’ye çekildi.
Anadolu’daki isyanlar ve Genç Osman’ın şehit edilmesi olayına adı karışan sipahiler, halk nezdinde kazandıkları nefreti silmek için, bir divan toplantısı sırasında ayaklanarak Sultan Osman Hanın katillerinin bulunmasını istediler. Bunun üzerine Kara Davud Paşa ve Kalenderoğlu denilen kişiler, yakalanarak idam edildiler.
Diğer taraftan Osmanlı Devletinin iç karışıklıklarından istifade etmek isteyen Lehistan kazakları, daha önce imzalanan antlaşma şartlarına uymayarak, şayka adı verilen yüz elli civarında küçük gemiyle Osmanlı kıyılarına saldırdılar. Kazakların üzerine gönderilen Karadeniz serdarı Damad Recep Paşa, kazakları takip ederek Kilgra önünde bir çok gemilerini batırdı ve 21 gemiyi zaptederek beş bin esirle İstanbul’a döndü.
İstanbul’da vuku bulan karışıklıklar ve Anadolu’da meydana gelen isyanlar, Osmanlı Devletinin başında daha kudretli, azimkar ve zeki bir padişahın bulunmasını gerekli kılıyordu. Bu sebeple, 1623’te sadarete getirilen Kemankeş Ali Paşa, Şeyhülislam Yahya Efendi ve diğer devlet erkanı toplanarak Sultan Mustafa’nın, artık, makam-ı saltanatta kalmaması gerektiği hususunda karara vardılar. Nitekim, verilen fetva ile 10 Eylül 1623 günü Sultan Mustafa, ikinci defa tahttan indirildi ve yerine Dördüncü Murad Han geçti.
Sultan Mustafa Han, zayıf ve narin vücutlu idi. Yüzü her zaman solgun olup, üzüntülü bir görünüşü vardı. Son derece dindardı. Sık sık türbeleri ziyaret eder ve çokça sadaka dağıtırdı. Saraydaki hayatını ibadet içinde, dini eserler ve Kur’an-ı kerim okuyarak geçirirdi. Saltanatta gözü olmadığı için, her iki hal’inde de en küçük bir memnuniyetsizlik göstermemiş, tahttan sevinçle inmiştir.
20 Ocak 1639 günü Topkapı Sarayında vefat eden Sultan Mustafa Han, Ayasofya Camii karşısındaki türbesinde medfundur.
Osmanlı sultanlarının on altıncısı ve İslam halifelerinin ****en birincisi. Babası Sultan Birinci Ahmed Han, annesi Mahfiruz Hadice Sultandır. 1604 senesinde İstanbul’da doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, tarih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. 26 Şubat 1618 günü babasının yerine tahta geçen amcası birinci Mustafa’nın rahatsızlığı yüzünden tahtı bırakmaya mecbur olması üzerine, Osmanlı sultanı oldu.
İkinci Osman’ın tahta çıkışının ilk aylarında İran ile barış antlaşması imzalanarak harbe son verildi. 1620 yazında Halil Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması İyonya Denizini kuzeye doğru geçerek Otranto Boğazında Adriyatik’e geldi. Dıraz üssünde iki İtalya gemisini ele geçirdi. Daha sonra batıdan doğuya doğru Adriyatik Denizine geçerek Manfredonia Körfezine girdi ve İtalya’ya asker çıkardı. Kısa sürede Manfredonia liman ve şehrini fethetti. Halil Paşa, bu zaferini Padişaha ve hususi bir mektupla da şeyhi Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdai hazretlerine bildirdi ve çok hayır dua aldı.
Bu sırada Boğdan Voyvodası Gratiani Osmanlıya karşı cephe almıştı. İhaneti üzerine azledilen Gratiani Lehistan’a sığındı ve büyük destek gördü. Bu devletten aldığı 50-60 bin kişilik bir kuvvetle Osmanlı topraklarına saldırdı. Ancak Özi Beylerbeyi İskender Paşa, süratle harekete geçip bu kuvvetleri Turla Nehrini geçerken imha etti. Düşman ordusundan 120 top ile arabalar dolusu zahire ganimet olarak alındı.
Diğer taraftan Sultan Osman, Lehistan’ı ele geçirip, Baltık Denizine çıkmak, orada bir donanma kurarak, Atlas Okyanusuna geçip Avrupa Hıristiyanlığını, hem Akdeniz hem okyanus donanmalarıyla çember içine almak gayesiyle 21 Mayıs 1621’de Cuma namazını kıldıktan sonra sefere çıktı. 1 Eylül 1621’de Hotin önüne varıldı ve kale derhal kuşatma altına alındı. 35 gün devam eden muharebelerde kale birkaç defa düşmek durumuna geldiyse de yeniçerilerin itaatsizliği ve devlet adamlarının arasındaki geçimsizlikler, kesin neticenin elde edilmesine mani oldu. Ancak Nogay tatarlarının beyi Kantemir Mirza ile Kırım Hanının oğlu Nureddin, Lehistan içlerine kadar akınlarda bulunarak pek çok ganimetle döndüler. Neticede kış mevsiminin gelmesi üzerine Lehistan’la barış yapılarak geri dönüldü.
Lehistan Seferinde tam muvaffakiyet elde edemeyen Sultan, bunun sebebinin askerlerin gayretsizliği olduğuna inanıyor ve bazı ıslahatlar yapmak istiyordu. Kapıkulu ocaklarını kaldırarak, yerine Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden müteşekkil, sadece askerlikle uğraşan, padişahın emirlerine itaat eden bir ordu kurmak istiyordu. Aynı zamanda saray, harem ve ilmiye teşkilatlarında da esaslı değişiklikler düşünüyordu. Ancak onun bu ıslahat fikirlerine kapıkulu ocakları açıkça karşı çıkıyor, ilmiye sınıfı da çok çekimser davranıyordu. Nitekim, Osman Hanın hacca gitme arzusunu bahane eden yeniçerilerle sipahiler ayaklandılar. Öncelikle Osman Hanın hacca gitmekten vazgeçmesi isteğiyle başlatılan isyan, daha sonra bazı devlet adamlarının kellesinin istenmesiyle büyüdü. Neticede, isyan, Sultan Osman Hanın hal’i ve Sultan Mustafa’nın ikinci defa tahta geçirilmesiyle son buldu.
İsyan sırasında Sultan Osman’ı ele geçiren caniler, reva gördükleri ağır ve kötü sözlerle Orta Camiye götürerek orada hapsettiler. Genç padişahın maruz kaldığı hakaretin haddi hesabı yoktu. Yaptıkları eza ve cefa onu boynu bükük ve perişan bir hale koymuştu. İkinci Osman Han, kendisine eziyet eden ocak ağalarına karşı; “Dün sabah padişah-ı cihan idim, şimdi uryan kaldım; merhamet edip halimden ibret alın; dünya size dahi kalmaz; hangi padişahın kulları padişahlarına bu ihaneti ettiler” diyerek yalvardı ise de, bu sözlerin caniler üzerinde hiçbir tesiri olmadı.
Orta Camide Genç Osman’ın muhafazasına Haseki Sarı Mehmed Ağa tayin edildi. Yeniçeriler, Sultan İkinci Osman’ın hayatına dokunulmayarak kafes hayatı yaşamasını istiyorlardı. Nitekim, çok hain bir kimse olan yeni Sadrazam Davud Paşa onu öldürtmek için cebeci başına emir verince, yeniçeri ağaları mani oldular. Osman Han, hayatına kasteden Davud Paşaya; “Behey zalim, ben sana neyledim? İki defa mucib-i katl cürmünü affedip öldürmedim, mansıp verdim, bana gadrin nedir?” diye bağırdı.
Buna rağmen, Davud Paşa, cumadan sonra en güvendiği adamları olan cebecibaşı ile kalender uğrusu denen zabite, Sultan Osman’ı Yedikule’ye götürerek boğmalarını emretti. Eski sultanın Yedikule’ye götürülüşünü seyretmek üzere yollara biriken halk, o tarihe kadar görülmemiş kalabalığı teşkil ediyordu.
Yedikule’ye gelindiği zaman, vakit akşama yaklaşıyordu. Davud Paşanın emriyle oraya kadar gelen binlerce asker dağıldı. Daha sonra Davud Paşa, cebecibaşına ve kalender uğrusuna dönerek; “Yanınıza sekiz cellad alıp, Osman’ın işini bitirin. Yarına kalmasın.” dedi.
Sultan Osman, günlerden beri perişan vaziyette, aç ve uykusuz olduğu halde, kendisini son nefesine kadar müdafaa etmeye karar vermişti. On celladın ilk hücumu netice vermedi. Bire on nispet olmasına rağmen, cellatlar, silahsız padişahla mücadele edemeyeceklerini anladılar. Kementten başka silah da kullanmak istemiyorlardı. Çünkü hanedandan olanın kanı akıtılamazdı. Buna rağmen, dışarıdan balta alan cellatlara genç sultan, büyük bir ustalıkla karşı koydu. Fakat arkasından gelen bir cellat, baltası ile omzuna vurarak fena şekilde yaraladı. Bu durumu fırsat bilen cebecibaşı kemendi Osman Hanın boynuna geçirdi ve yere düşürdü. Diğer caniler de üzerine yüklenerek genç padişahı şehit ettiler (20 Mayıs 1622). Şehit Sultanın cenazesi, o gece Topkapı Sarayına götürüldü. Ertesi gün yapılacak cenaze törenine hazırlandı. Öğle namazından sonra kılınan cenaze namazını müteakip, Sultanahmed Camiinde babasının türbesine defnedildi.
Genç Osman’ın şehit edilmesi, tarihimizin en acıklı olaylarındandır. Genç Osman’ın öldürülmesi, Anadolu’da bazı isyanların çıkmasına sebep oldu. Millet, padişahın öldürülmesini hiçbir zaman hazmedemedi ve onun katillerini nefretle andı.
Sultan İkinci Osman Han, güneş yüzlü, heybetli, yüksek himmet sahibi, bahadır bir padişahtı. Fevkalade iyi bir binici, silah ve harp aletlerini kullanmakta pek mahirdi. Şecaat ve binicilikte akranı pek az olup, şirin çehreli ve güzel tavırlıydı. Gençliğinin en parlak günlerinde tahta çıkıp, tecrübeli, akıllı ve sadık bir yardımcıya malik olmayışı, kendisine bu hazin sonu hazırlamıştı. Yazmış olduğu şu beyt, onun ıslahat ve düşünceleri ile muhaliflerinin durumunu çok güzel ifade etmektedir.
Niyyetim hidmet idi saltanat ü devletime
Çalışır hasid ü bedhah ecel nekbetime
Sultan Genç Osman dini ve fenni ilimlerde alimdi. Farisi mahlasıyla yazdığı şiirlerinin toplandığı Divan’ı vardır.

Murad (Murat) Han IV
Osmanlı padişahlarının on yedincisi ve İslam halifelerinin ****en ikincisi. Babası Birinci Ahmed Han, annesi Mahpeyker (Kösem) Sultandır. 27 Temmuz 1612’de İstanbul’da doğdu. Tam bir Türk ve İslam terbiyesi ve ahlakı ile yetiştirildi. Enderun mektebindeki hocalarından hususi dersler aldı. Genç Osman’ın başına gelen acı felaket ve yerine geçen amcası Mustafa Hanın kısa bir süre sonra tahttan indirilmesi üzerine henüz on bir yaşında iken 10 Eylül 1623’te Osmanlı tahtına çıktı. Eyyub Sultan hazretlerinin türbesinde, hocası Aziz Mahmud Hüdayi’nin elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için, devleti bilfiil idare edemeyeceği görüşü hakim olarak, annesi Mahpeyker Kösem Sultan, saltanat naibesi tayin edildi.
Tahta geçtiğinde, iç ve dış işlerdeki karışıklıklar devam ediyordu. İdari işler karışık olduğundan, Yeniçeri ve Sipahi askerleri zorbalığa baş vuruyorlardı. Vasi durumunda olan annesi Mahpeyker Kösem Sultanın yardımı ile iş başına kıymetli devlet adamları ve kumandanlar getirerek, ortalığı düzeltti. İran Şahı Birinci Abbas (1588-1629), Osmanlı hududunu geçip, Bağdat’ı işgal ederek, otuz bin Sünni Müslümanı, kadın, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirdi. Rus Kazakları ise kayıklarla Karadeniz sahilindeki bazı köyleri yaktılar. 1625’te sadrazamlığa getirilen Hafız Ahmed Paşa, Kazak korsanlarına ve Safevilere karşı harekete geçti. 1625’te Köstence’de, Kazakların iki yüz elli kayığı batırılarak, dört bin kadarı öldürüldü. Şah Abbas’ın Bağdat’taki zulmünün önüne geçmek için, 1625’te ordu sevk edildi. 11 Kasım 1625’te Bağdat yakınlarındaki Azamiyye kurtarılarak, Bağdat kuşatıldı. Ancak, yeniçerilerin isyanıyla Bağdat kuşatmasını kaldıran Sadrazam Hafız Paşa, Irak’ın kuzey ve güneyini işgalden kurtardı.
1 Aralık 1626’da Sadrazamlığa getirilen Kayserili Halil Paşa, tekrar başlayan Safevi saldırılarının önüne geçmek ve Abaza Mehmed Paşanın isyanlarını bastırmak için 4 Aralık 1626’da sefere çıktı. Serdar Halil Paşanın muvaffakiyetsizliği üzerine 6 Nisan 1628’de Sadrazamlığa Hüsrev Paşa getirildi. 22 Eylül 1628’de Abaza Mehmed Paşayı yola getiren yeni sadrazam, Safevilere karşı 5 Mayıs 1630’da Mihriban’da, 14 Temmuz 1630’da Cemhal’da zafer kazandı. İranlılar mağlup olunca, Anadolu’da asayiş temin edildi.
Dördüncü Murad Hanın yaşının küçüklüğünden istifade eden yeniçeriler, İstanbul’da zorbalıklarını ve ahaliye kötü muameleyi artırdılar. Sadrazam Hüsrev Paşanın azlini bahane eden yeniçeriler ve sipahiler, ayaklanarak saraya yürüdüler. Yeni sadrazam Müezzinzade Hafız Ahmed Paşayı öldürdüler (1632). Bundan sonra zorbaların zoru ile sadrazam olan Recep Paşa döneminde İstanbul’da karışıklıklar günlerce sürdü. En küçük bir olayda, Recep Paşanın tahrikiyle harekete geçen zorbalar, yeni kelleler istiyorlardı. Diğer taraftan, tahta geçtiği günden itibaren bütün hadiseleri dikkatle takip ederek, eşkıyanın elebaşlarını tespit eden Sultan Murad Han, 8 Haziran 1632’de devlet idaresini bizzat eline aldı. İsyancıların elebaşı olan Topal Recep Paşayı öldürttü. Yeniçeri ve sipahi ocaklarını sindirerek, zorbalıkların önüne geçti. Kahvehaneleri ve meyhaneleri kapatarak, tütünü ve alkollü içkileri yasakladı. Emri dinlemeyenlere şiddetli cezalar verileceğini ilan edip, sıkı kontroller yaptı ve yaptırdı.
Lehistan Kazaklarının Karadeniz’de Osmanlı sahillerine ve Rumeli’de Tuna yalılarına yaptıkları saldırının önüne geçmek için 1633 Nisanında Lehistan Seferine çıktı. Osmanlı ordusu Edirne’ye geldiğinde, Lehistan hükümeti sulh istedi. 1634’te imzalanan Osmanlı-Lehistan Antlaşmasına göre; Kazak akınlarına son verilmesi, Leh krallarının Kırım hanlarına ve Osmanlı sultanına vergi vermesi, esirlerin karşılıklı değiştirilmesi kabul edildi.
Sultan Dördüncü Murad Han, Safevi saldırılarının önüne geçmek için ordunun başında sefere karar verip, hazırlıkları tamamladı. 18 Mart 1635’te Revan Seferine çıkan Dördüncü Murad Han, önceden tespit ettirdiği zorbalardan yolu üzerindekileri cezalandırdı. 27 Temmuz 1635’te Revan önlerine ulaştı. Sefer boyunca ordunun başında bulunup, askerlerle alakadar olan, kuvvet, heybet ve dehşetinden ürkülen Sultan Murad Hana, ordu içinde büyük bir emniyet ve hürmet hissi uyandı. 28 Temmuz 1635 gecesi başlatılan Revan kuşatmasında, bütün muharebe planları tatbik edildi. Sultan Murad Hanın kuşatmanın ilk gecesi yaralanan askerleri ateş hattından geriye çektirerek hastane çadırlarında, cerrahlara tedavi ettirip, ilaçlarının verilmesini emretmesi ve top atışlarında bulunması askerleri coşturdu. Revan kalesini düşürmek için yapılacak umumi taarruz öncesinde Safeviler, vire ile teslim olmak istediklerini bildirdiler. 8 Ağustos 1635’te Revan kale muhafızı Emirguneoğlu Tahmasp Kulu Han, Sultan Murad Hana kaleyi teslim etti. Revan Kalesi tamir edilip, içine on iki bin asker ve yeteri kadar cephane konularak muhafızlığına Vezir Murtaza Paşa bırakıldı. 11 Eylül 1635’te Tebriz şehri tekrar zaptedildi. Safevi ordusu, Osmanlılarla meydan muharebesine cesaret edemediğinden karşılaşılmadı. Aras Nehri taraflarındaki Zeynelli aşiretinden bin kadar nüfusun, Pasin-Erzurum, Tercan-Erzincan taraflarındaki boş arazilere iskan edilmesi emrolundu. Van ve Diyarbakır’da kalan Sultan Murad Han, Revan Seferine çıkışından on ay sonra 27 Aralık 1635’te İstanbul’a döndü. Osmanlı ordusunun doğudan ayrılmasıyla; Safeviler, hududa tecavüz ederek 1 Nisan 1636’da Revan’ı işgal ettiler. 2 Şubat 1637’de sadrazamlığa getirdiği Bayram Paşayı Doğu Seferi serdarlığına tayin eden Sultan Murad Hanın kendisi de hazırlıklara başladı ve 8 Mayıs 1637’de Bağdat Seferine çıktı. 16 Kasım 1638’de kuşatmanın başladığı sırada Padişahtan, daha önce ele geçirilmiş bulunan İmam-ı A’zam türbesini ziyaret etmesi istendi. Ancak, Sultan; “Bağdat, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken, gidip o yüce İmamı ziyaretten haya ederim” cevabını verdi. Derhal tertibat alarak muhasaraya başladı. Şehirde Bektaş Han Türkmen’in kumandasında 40.000 kişilik bir Safevi garnizonu bulunuyordu. Şah Safi ise, atlı kuvvetleriyle Kasr-ı Şirin’de olup Osmanlı muhasarasını gün gün takip etmesine rağmen, müdahaleye cesaret edemiyordu. Sultan Murad Han, 12.000 sipahiyi İran içlerine sokup Şehriban bölgesini çiğnettiği halde, Şahı savaş meydanına çekemedi. Şah, Bağdat’taki büyük kuvvetlerine güveniyor, Padişahın muhasaradan bıkınca çekilip gideceğini zannediyordu.
Padişahın ve ****en altı yaşındaki şeyhülislam Yahya Efendinin de ön safta olduğu bu kuşatmada, dehşetli vuruşmalar oldu. Muhasaranın otuz yedinci gününde ön saflarda yalın kılıç kahramanca çarpışarak askeri coşturan Sadrazam Tayyar Mehmed Paşa, birkaç kuleyi ele geçirdiği sırada alnından vurularak şehit oldu. Yerine sadarete getirilen Kemankeş Mustafa Paşa, selefi gibi gayret edip birkaç kuleyi daha ele geçirdi. Bu muvaffakiyetler üzerine muhasaranın otuz dokuzuncu günü umumi taarruza karar verildi. Sabah erkenden başlayan şiddetli hücum karşısında kale teslim oldu.
Böylece, on dört sene on bir ay önce bir ihanet sebebiyle Safevilerin eline düşen Bağdat, artık kesin olarak Osmanlı idaresine geçti.
Sultan Dördüncü Murad Han, ilk iş olarak İmam-ı A’zam ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyaret etti. Bu büyük zatların türbeleri, sapık düşünceli Safeviler tarafından tahrip edilmiş ve eşyaları yağmalanmıştı. Padişah emir verip bütün kabirlerin ve eserlerin tamirini bildirdi. Şeyhülislam Yahya Efendiyi de, bu işlere nezaret etmekle vazifelendirdi. Bu zaferden sonra Bağdat fatihi diye anılan Dördüncü Murad Han, ordu ile Sadrazam Mustafa Paşayı Bağdat’ta bırakarak İstanbul’a döndü. Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa, büyük bir kuvvetle İran içlerine doğru harekete geçtiği sırada Şahın barış isteği ile gönderdiği elçiler geldi. Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşayla İran murahhasları Saru Han ve Muhammed Kuli Han arasında yapılan görüşmeler sonrasında, aşağı yukarı bugünkü Türk-İran sınırının tespit edildiği Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalandı (17 Mayıs 1639). Bu antlaşmaya göre; Bağdat, Basra ve Şehr-i zur havalisinden mürekkep Irak-ı Arap Osmanlılarda, Erivan Safevilerde kaldı. Ayrıca Safevilerin gerek Irak, gerekse Kars, Ahıska ve Van taraflarına saldırmayacakları, Eshab-ı kiramı kötülemeyecekleri de antlaşma şartları içinde yer almıştı. (Bkz. Kasr-ı Şirin Antlaşması)
Sultan Murad Han, doğuda İran’la meşgulken, batıdaki hadiselerden de günü gününe haber alıyordu. Bilhassa Venediklilerin hudut tecavüzlerine karşı bu Cumhuriyetle bütün ticari münasebetlerin kesilmesini ve hemen savaş açılmasını emretti. Ancak, bu sırada damla (Nikris) hastalığından muzdarip bulunan Sultanın durumu ağırlaştı. Bunun üzerine Divan, emri çeşitli bahanelerle on üç gün geciktirdi. Bu arada Venedik elçisi gelip, divanın bütün şartlarını kabul etti ve savaş durduruldu. Nitekim, çok geçmeden padişahın hastalığı daha da artarak 8/9 Şubat 1640 günü, güneş battıktan sonra İmam Yusuf Efendi, Yasin-i şerif okurken vefat etti. Sultanahmed Camii avlusunda Şeyhülislam Yahya Efendinin imamlığında müezzinlerin “Er kişi niyyetine!” nidaları ve Müslümanların gözyaşları arasında kılınan cenaze namazından sonra, babası Birinci Ahmed Hanın türbesine defnedildi.
Dördüncü Murad Han, Arapça ve batı dillerine hakim olup her türlü memleket meselesine vakıftı. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları teşvik ederdi. Evliya Çelebi ve Katib Çelebi gibi alimler, teşvik ettiği kimseler arasında idi. Kur’an-ı kerim okumayı ve ibadetlerini hiç ihmal etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi o da Hırka-i saadet dairesinde Kur’an-ı kerim okurdu.
Ömrünü devlete hizmet ve Allahü tealanın emir ve yasaklarına itaatle geçiren bu Türk Hakanı, Ehl-i sünnet düşmanı Acemlerin pek çok iftiralarına maruz kaldı. Bunlar kendilerinde bulunan zilletleri bu büyük padişaha da bulaştırmaya kalkıştılar. İnsanlara zulmettiğini ve içki içtiğini söylediler. Halbuki devrin kaynaklarında Murad Hanın içki içtiğine dair en küçük bir bilgi yoktur.
Birçok tarihçinin Kanuni sonrası en büyük Osmanlı padişahı olarak kabul ettikleri Dördüncü Murad Han, hep dedesi Yavuz Sultan Selim Hana benzemeye çalışırdı. Gerçekten de birçok vasıfları onunla uyuşurdu. Fakat, Yavuz’un sahip olduğu kıymetli devlet adamlarına ve tecrübeye malik değildi. Tahta geçtiğinde hazine bomboştu. Vefatında ise, on beş milyon altın olup, gümüş paranın haddi hesabı belli değildi. Avrupa, baştan başa istihbarat ağı ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı Sarayına gününde ulaşıyor ve ona göre vaziyet alınıyordu. Tahta çıktığında, neye yaradığı belli olmayan yüz bin yeniçeri varken, vefatında itaat altına alınmış otuz beş bin yeniçeri bulunuyordu. Dördüncü Murad Han, bozulmuş devlet nizamını yoluna koymak için mülazimlikleri kaldırdı. Timar sistemini yeniden düzene koydu. İsrafın önüne geçmek için kanunlar çıkarttı. Sipahilerden zorbalıkla ele geçirdikleri evkaf idaresini ve diğer hükümet hizmetlerini aldı. Sipahileri intizam ve itaat altına alarak, bunların ve bir takım bozguncuların toplandığı yerler olan kahvehaneleri kapatarak asayişi temin etti. Yeniçerilik tahsisatının şuna buna yemlik olması suiistimalini kaldırarak, yeniçeriliği ıslah etti. Vefatında içte ve dışta huzurlu ve itibarlı bir devlet bıraktı.
Sultan Murad Hanın cesareti, her türlü zorluğa tahammülü, keskin zekası, hünerleri, askeri dehası, atıcılık, binicilik, silahşorluktaki başarısı, askerleri ve tebaası tarafından çok takdir ediliyordu. İki yüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin bütün silahlarını en iyi şekilde kullanırdı.
En küçük suçları bile memleketin selameti için cezalandırmaktan çekinmeyen Sultan Dördüncü Murad Hanın merhameti de çoktu. Savaş esnasında otağının yanına kurdurduğu seyyar hastanelerdeki yaralı ve hastaları ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Memleketin her tarafındaki imarethanelerin vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması, fakir ve yetimlerin aç ve açıkta kalmaması için gayret gösterirdi.
Din ve devlet menfaatine iş yapanı hemen mükafatlandıran Sultan Murad Han, pek çok hayırlı işin yanında, Topkapı Sarayında Revan ve Bağdat köşkü gibi nadide eserler, köprüler, kervansaraylar, hanlar ve benzeri hayır eserleri de inşa ettirdi.
Boğazda yaptırdığı sarayda, oğlu Muhammed’in doğumunda yedi gece kandiller astırıp şenlikler yapıldığından, buraya Kandilli denildi. Kavaklar’daki kaleleri yaptırdığı gibi, pek çok şehrin de surlarını tamir ettirdi. Bağdat’ı feth edince, İmam-ı A’zam ve Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin türbelerinin tamirini yaptırdı. Kabe-i muazzamayı su basması üzerine; Ankaralı Mehmed ile Rıdvan Ağayı Kabe-i muazzamayı tamirle vazifelendirdi.
Sultan Dördüncü Murad Han devrinde kazanılan zaferlerin yanında pek çok alim, şair, tarihçi ve sanatkar yetişerek kıymetli eserler meydana getirmişlerdir. Bunlardan bibliyografya, tarih, coğrafya sahasında Katip Çelebi ve Vekayi-name sahibi Topçular katibi Abdülkadir, Ravdat-ül-Ebrar ve Zafername sahibi Karaçelebizade Abdülaziz, Tarih-i Gılmani sahibi Mehmed Halife, teşkilat ve idare sahasında Koçi Bey vardır. Yine Erzurumlu Ömer, Nef’i, Azmizade Mustafa Haleti, Naibi, Yahya, Bahai, Cevri ve Fehim-i Kadim, devrinde önde gelen şairlerdir. Yine süslü nesrin on yedinci yüzyıldaki temsilcilerinden Nergisi de Dördüncü Murad devrinin meşhurlarındandır.
Bundan başka, şair olan bu padişahın devrinde halk edebiyatı sarayca desteklenmiş, zaferlerine destanlar, ölümüne halk şairlerince şiirler yazılmıştır. Bu şairlerden bazıları saraya intisap etmişlerdir. Bunların belli başlıları Kuloğlu, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa gibi halk şairleridir.
Yine devrin tekke edebiyatındaki büyük temsilcisi Aziz Mahmud Hüdayi de, bu devrin sahasında önde gelen şairlerindendir.

Osmanlı padişahlarının on sekizincisi ve İslam halifelerinin ****en üçüncüsü. Birinci Ahmed Han ile Mahpeyker Kösem Sultanın oğlu olup, 1615 yılında doğdu. Bu adı taşıyan tek Osmanlı hükümdarıdır.
Ağabeyi Dördüncü Murad’ın ölümünde, hayatta kalan tek Osmanlı şehzadesiydi. Ağabeyinin genç yaşta ölümüne bir türlü inanamadı. Sultan olduğunu bildiren annesine ve paşalara; “Allahü teala, padişah kardeşimin ömrünü uzun etsin. Bize sultanlık lazım değildir. Padişah kardeşimin ömrüne duacıyız.” dedi. Ancak, annesi ve devlet adamlarının ısrarı ile ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın naşını gördükten sonra taht odasına geçti, Hırka-i Saadet Dairesinden getirilen hazret-i Ömer’in sarığı besmele ile başına sarıldıktan sonra ellerini açtı, ve; “Elhamdülillah, ya Rab! Benim gibi zayıf bir kulunu bu makama layık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hal eyle ve birbirimizden hoşnud kıl” diye dua ederek tahta oturdu (9 Şubat 1640).
Sultan İbrahim Hanın tahta geçtiğinin ilk senesinde Mirgünoğlu hadisesi vuku buldu. Dördüncü Murad’ın İran Seferi sırasında Revan Kalesi kumandanı olan Emir Mirgünoğlu, kalenin fethinden sonra affedilerek Emirgan’da oturmasına müsaade edilmişti (Bugün Emirgan adı bu zatın isminden dolayıdır). Sefih, ayyaş ve ahlaksız bir kimse olan Mirgünoğlu, Sultan Dördüncü Murad’ın ölümünü fırsat bilerek bölücü ve yıkıcı propagandalarla Müslümanları aldatmaya başladı. Bu faaliyetleri üzerine Sultan İbrahim Han, yerinde bir kararla onu idam ettirdi. Hurufiler ve mülhidler, bundan dolayı İbrahim Hana da düşman oldular. Çeşitli iftiralarda bulundular. Öldürülen Mirgünoğlu’nu “Kesikbaş Evliya” diye propaganda aleti yaptılar. Böylece yalan ve uydurma hikayelere inananlar, bu Müslüman Türk sultanına bilmeyerek iftira etmektedirler.
İbrahim Han, bundan sonra dış meseleler ile ilgilenmeye başladı. 1637 yılında, Ruslar tarafından işgal olunan Azak Kalesi üzerine bir ordu gönderdi. Kırım kuvvetlerinin de gelmesi üzerine Ruslar kaleyi teslim ettiler. Almanya sınırında ise, akıncılar, daimi olarak Avusturya’ya akınlar düzenliyorlardı. 1641 yılında düzenlenen akında, Osmanlı akıncıları, Bavyera içlerine kadar ilerledi. Kuzey Bavyera’daki bazı kasabalar, Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Bu akınlardan büyük zarara uğramaları üzerine İmparator Ferdinand, Osmanlı fetihlerini kabul ederek Zitvatorok Antlaşmasını yeniletmeye muvaffak oldu.
Diğer taraftan, Malta Saint-Jean Şövalyelerinin fırsat buldukça Türk ticaret gemilerine saldırmaları yüzünden, Sultan İbrahim Han, onların en büyük sığınağı olan Girit Adasının fethini emretti. 20 Haziran 1645’te Sakız Adasından denize açılan Osmanlı donanması, 17 Temmuz’da Girit’in Hanya limanını fethetti. Hanya’nın Osmanlılar tarafından fethi, Avrupa’da büyük akisler uyandırdı. Almanya ve İtalya, asker göndererek Venedik’e yardım kararı aldılar. Bu sırada Hanya muhafazasına getirilen Deli Hüseyin Paşa, harekata devamla Resmo Kalesini ele geçirdi. Osmanlı donanması muharebeye devam ederken, Sultan İbrahim’in hal’i olayı meydana geldi.
1647’de Kara Musa Paşanın ölümüyle sadaret makamına getirilen Hezarpare Ahmed Paşanın dikkatsiz ve adaletsiz davranışları, aleyhte büyük bir propaganda ve isyanı beraberinde getirdi. Bu arada Hurufilerin Sultan İbrahim Han aleyhine yaptıkları iftiralar da hedefine ulaşmıştı. Nitekim, Hezarpare Ahmed Paşa aleyhine olarak başlayan isyan, Sultan İbrahim Hanın da tahttan indirilmesiyle sonuçlandı. Tahta, oğlu Dördüncü Mehmed Han çıkarıldı. İsyancılar ve bunların önderi olan Sofu Mehmed Paşa, Sultan İbrahim hayatta durdukça rahat edemeyeceklerini bildiğinden, kendisini şehid ettirdiler (18 Ağustos 1648).
Sultan İbrahim, çok cömert ve lütufkar olup, fakirlere, acizlere ihsanlarda bulunurdu. Devrinde maliye düzeltilip, milletin kıtlık çekmemesi ve israfın önlenmesi için fermanlar çıkarıldı. Beylerin zalim olmaması ve halka zulüm yapmaması için çok dikkat ederdi. Halka zulüm yapan ister idareci, ister halktan bir kişi olsun onunla mücadele eder ve cezasını şiddetle verirdi.
Halkın rahat ve huzurunu her şeyin üzerinde tutardı. Bir gün tebdil-i kıyafetle gezerken fırın önünde ekmek almak için uzun kuyruklar meydana geldiğini gördü. Saraya döner dönmez sadrazama; “Tebaa-i şahanemden hiç birisinin ekmek almak için bir dakika dahi beklemesine rızam yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın” diye emretmiştir. Bundan sonra da kuyruklar olmamıştır.
İbrahim Han devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarının bir tanesi hariç, bu Sultan’ın akli dengesinde bozukluk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Karaçelebizade’nin Ravdat-ül-Ebrar kitabında yer alan Sultan’ın aleyhindeki bu yazı, onun, Sultan’ın tahttan indirilmesinde ve öldürülmesinde rolü bulunduğu, kindarlığı ile tanındığındandır. Bu tarih, muteber kabul edilmemektedir. Tarih, Sultan’ın deli olmadığını, iftiralara uğradığını bildirmektedir.

Mehmed Han IV (Avcı) ve Köprülüler Devri
Osmanlı sultanlarının on dokuzuncusu, İslam halifelerinin ****en dördüncüsü. Babası Sultan İbrahim Han olup, annesi Hadice Turhan Sultandır. 1642’de 1/2 Ocak gecesi, İstanbul’da doğdu. Doğumuna çok sevinilip donanma şenlikleri yapıldı. Şehzadeliğinde, İmam-ı Şami Yusuf Efendi, Şami Hüseyin Efendi ve diğer kıymetli hocalardan ders alarak yetiştirilmeye başlandı. Tahsil, terbiye ve talimini, 7 yaşındayken (8 Ağustos 1648) sultan olduktan sonra da devam ettirdi.
Sultan Dördüncü Mehmed Hanın çocukluğundan, devlet kademelerindeki nüfuz sahipleri istifade etti. Bunlardan bazılarının kötü idareleri ve ehil olmayanların işbaşına getirilmeleri neticesi devletin mali, mülki ve askeri durumu sarsıldı. Saltanatının ilk yıllarındaki iç ve dış hadiseler, 15 Haziran 1656 tarihinde Köprülü ailesinden Mehmed Paşanın sadrazamlığa tayinine kadar devam etti. Köprülü Mehmed Paşanın sadarete (başbakanlığa) gelmesiyle, Dördüncü Mehmed Han devrinde esaslı ıslahatlar yapılıp, İstanbul’da ve ülke içinde asayiş sağlandı. Ordu ve donanma kuvvetlendirildi. Çanakkale Boğazı girişine kadar gelen Venedik ve diğer Hıristiyan devletlerin gemileri, 19 Temmuz 1657’de kaçırıldı. Bozcaada ve Limni düşman işgalinden kurtarıldı. Asi Erdel prensi üzerine sefere çıkılarak, 1 Eylül 1658’de Yanova Kalesi ele geçirildi. Erdel, harp tazminatı vermeyi ve on beş bin altınlık haracı, kırk bin altına çıkarmayı kabul etti. Kırım Hanı Mehmed Giray, Rusları 12 Temmuz 1659’da Konotop’ta mağlup ederek, elli bin esir alıp, yüz yirmi bin Rus'u imha etti.
Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın iç ve dış işlerindeki başarılı icraatlarını takdir ederek, onun vefatından sonra oğlu Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşayı, 30 Ekim 1661’de Sadrazamlığa tayin etti. Osmanlı hududunu ihlal eden Avusturyalılar üzerine 12 Nisan 1663’te sefer açılarak, Serdar-ı ekremliğine Fazıl Ahmed Paşa getirildi. 1663’te başlayan Avusturya harpleri, 10 Ağustos 1664 Vasvar Antlaşmasıyla neticelendi. Arazi bakımından olduğu gibi askeri ve siyasi yönden de karlı çıkılan Avusturya Seferinden sonra, 1666 yılında Girit Seferine çıkıldı. Fazıl Ahmed Paşa, Girit Adasının Kandiye Kalesini kuşatırken, fethin gecikmesi üzerine, Sultan Dördüncü Mehmed Han, 18 Ağustos 1668’de sefere çıktı. Sultan Mehmed Han Girit’e geçmek üzere Eğriboz’a giderken, Kandiye’nin fethi haberi verilince geriye döndü. Lehistan Kralının, Osmanlı himayesini kabul eden Ukrayna Kazaklarına saldırması üzerine, Lehistan’a sefer açıldı. 4 Haziran 1672 tarihinde Birinci Lehistan Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Han, 27 Ağustos’da Kamaniçe’nin teslim alınması neticesinde Osmanlı ordusuyla birlikte süratle Podolya’ya girdi. Lehistan Kralı anlaşma istedi. 18 Ekim 1672 Bucaş Antlaşmasına göre; Podolya Osmanlı Devletine, Ukrayna Türk himayesini kabul eden Kazak Beyine verilecekti. Lehistan, yıllık 220.000 altın haraç vermeyi kabul etti. Papa ile Almanya’nın yardım teklifi üzerine tesir altında kalan Lehistanlılar, Bucaş Antlaşmasını ihlal ettiler. 7 Ağustos 1673’te İkinci Lehistan Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Hanın Ukrayna’ya girmesiyle Lehliler, tekrar anlaşma istediler. 27 Ekim 1676 Zorawno Antlaşmasıyla Podolya ile Ukrayna, Osmanlı Devletine bırakıldı.
Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşanın 1676 Kasım ayı başında vefatıyla Merzifonlu Kara Mustafa Paşayı sadrazamlığa getirdi. 1677’de Ukrayna’nın Rus istilasına uğramasıyla, Lehistan serdarı İbrahim Paşa ile Kırım Hanı Selim Giray, Kazakların merkezi olan Çehrin Kalesini kuşattılar. 1678 baharında Rusya Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Han, yol üzerindeki Silistre’den sonra yerine sadrazam Mustafa Paşayı gönderdi. İki yüz bin Rus, Alman, Kazak ve diğer milletlerden meydana gelen müttefik düşman kuvvetlerinin müdafaa ettiği Çehrin Kalesi, Osmanlı ordusunun yaptığı şiddetli taarruzlara dayanamayarak, 1677 yılı Ağustos ayının 20/21. günü gecesi düştü. Şiddetli topçu ateşi sebebiyle kalede çıkan yangında düşman ordusu, yanarak veya can havliyle atıldıkları, nehirde boğularak yok oldu.
1680 yılında Rusların harp hazırlıkları haberi alındığında Dördüncü Mehmed Han, 29 Ekim 1680’de İkinci Rus Seferine çıktı. Osmanlı seferinden çok korkan Ruslar, Sultan’ın Edirne’ye gelmesiyle, Kırım Hanı Murad Giray vasıtasıyla anlaşma istediler. 11 Şubat 1681’de imzalanan Osmanlı-Rus Antlaşmasına göre; iki devlet arasında Özi Nehri hudut kesildi. Avusturya Kralının Macar milliyetçilerini imha hareketine karşı, Macarlar, Osmanlılardan yardım istedi. Sultan Mehmed Han, 9 Ocak 1682’de Macar milliyetçilerinin lideri Tökeli İmre’yi Orta Macaristan Kralı tanıdı. Mehmed Han, Tökeli İmre’ye mücevher bir topuz, Budin Beylerbeyliğine de Hatt-ı Hümayun göndererek yardım edilmesini ve yeni krallığın Avusturyalılardan kurtarılmasını emretti. Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa, Tökeli İmre’nin yardım istemesiyle, 27 Temmuz 1682’de, Orta Macar Seferine çıktı. 15 Ağustos 1682’de Orta Macaristan’ın merkezi olan Kaşa Kalesi fethedilerek, Tökeli İmre, Macar milliyetçilerinden on iki bin gönüllü askeriyle krallık tahtına oturtuldu.
Yabancı devletlere karşı tavizsiz bir siyaset takip eden Vezir-i azam Kara Mustafa Paşa, Fransız gemilerinin Sakız Adasında küstahça davranmasını protesto ederek, Fransa Kralından tazminat aldı. Avusturya’nın tekrar tekrar antlaşma istemesine rağmen, devamlı tecavüzkar bir siyaset takip etmesi üzerine, Dördüncü Mehmed Han, 12 Ekim 1682’de sefere çıktı. Avusturya Seferinde Sultan’ın Belgrad’da kalmasıyla, Sadrazam Kara Mustafa Paşaya Serdar-ı ekremlik vazifesi verildi. Papalığın Avusturya’ya yardım ederek Lehistan’la ittifak kurması üzerine, 27 Haziran 1683 tarihindeki Harp meclisinde Viyana’nın fethine karar verildi. 14 Temmuz 1683’te Avusturya’nın merkezi Viyana Osmanlılarca ikinci defa kuşatıldı (Viyana Kuşatması). Serdar-ı ekrem Kara Mustafa Paşanın Viyana kuşatmasını kaldırıp, geri çekilmesiyle, 15 Aralık 1683’te sadrazamlığa Kara İbrahim Paşa tayin edildi. Dördüncü Mehmed Han, Osmanlı Devletini en geniş hudutlara kavuşturmasından sonra, 1683 geri çekilişiyle mevzii harpler kazanılmasına rağmen Macaristan elden çıktı. Dalmaçya kıyıları ve Yunanistan, Venediklilerin tecavüzüne uğradı. Avrupa devletleriyle muharebeler, 26 Ocak 1699 tarihinde imzalanan Karlofça Antlaşmasına kadar devam etti. Antlaşmadan on iki yıl önce 8 Kasım 1687 tarihinde Dördüncü Mehmed Han, tahttan indirilmişti. Otuz dokuz yıl Osmanlı sultanlığı yapan Dördüncü Mehmed Han, 6 Ocak 1693 tarihinde, vefatına kadar Edirne’de oturdu. Vefat edince İstanbul’a getirildi ve Yeni Cami yanındaki annesi Turhan Valide Sultanın türbesine defnedildi.
Osmanlı Devletinde, Kanuni Sultan Süleyman Handan sonra en fazla tahtta kalan padişah, Dördüncü Mehmed Handır. Yaratılışı icabı mutedil, kadirşinas, vefakar olup, verdiği söze sadık bir şahsiyete sahipti. Ava, edebiyata, tarihe merakı olup, sohbet dinlemeyi severdi. Dindardı, beş vakit namazını cemaatle kılardı. İçkiyi ve imalatını yasakladı. Dine sonradan karıştırılan bütün hususların kaldırılması için uğraştı. Kahvehaneleri kapattırıp, oyuncu ve çalgıcıları İstanbul’dan uzaklaştırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine verip, idarede serbest bıraktı. Kendisi de, savaşlardan zaman kaldıkça çok sevdiği sürek avlarına devam etti. Ava merakından dolayı “Avcı” lakabı verildi. Zamanında Osmanlı Devleti en geniş hudutlarına kavuşarak, dünya siyasetinde faal rol oynadı.
Dördüncü Mehmed Han devrinde, kıymetli ilim adamları ve sanatkarlar yetişti. Her sahada kıymetli eserler yazıldı. Mehmed Bahai, Abdülaziz, Tulumcuzade Abdurrahman, Memikzade Mustafa, Hocazade Mes’ud, Hanefi, Balizade Mustafa, Bolevi Mustafa, Mehmed Esiri, Sunizade Mehmed Emin, Minkarizade Yahya, Çatalcalı Ali, Ankaralı Mehmed Emin, Debbağzade Mehmed Efendiler şeyhülislamlık yaptılar. İçlerinde kıymetli eserler yazıp, talebeler yetiştiren şahsiyetler vardır. Seyyid Feyzullah, Ayşi Mehmed, Hıbri Ali efendiler, fıkıh, edebiyat, lügat ve diğer ilimlere ait eserler yazdılar. Peçevi İbrahim, Katib Çelebi, Karaçelebizade Abdülaziz, Vecihi, Hezarfen Hüseyin, Ebu Bekr bin Behram Dımışki, Ömer Avni, Rodosizade Abdullah efendiler: Tarih, teşkilat, coğrafya ve seyahatname sahasında; Kavalalı Abdulhalim bin Abdullah, Cerrah Mehmed bin Murad, Mehmed bin Ali, Talati Çelebi, Salih bin Nasrullah, Ebi Bekr-i Rasi, Hayatizade Mustafa Feyzi, Abdullah Ahmed bin Beşir efendiler tıbba dair; Molla Mehmed, Mustafa bin Yusuf, Katibzade Mustafa bin Mehmed matematik sahasında; Cevri İbrahim, Naili-i Kadim, Neşati Ahmed Dede, Fasih Ahmed, Mezaki Süleyman efendiler edebiyata dair; Derviş Ali, Tenekecizade İbrahim, Hafız Osman, Beyazizade Ahmed, Dukakinzade Derviş Mehmed, Şeyh Sun'ullah, Nefeszade Seyyid İbrahim ve Tokatlı Ahmed efendiler hattatlıkta kıymetli eserler meydana getirdiler. Dördüncü Mehmed devrinde inşası tamamlanıp, ibadete açılan Yeni Cami, Osmanlı mimarisinin şaheserlerindendir. Yeni Cami yanındaki Mısır Çarşısı, bu camiye vakıf olarak yapılmıştı

Osmanlı sultanlarının yirmincisi, İslam halifelerinin ****en beşincisi. Sultan İbrahim Hanın oğlu olup, 15 Nisan 1624 tarihinde İstanbul’da, Saliha Dilaşub Sultandan doğdu. Şehzadeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye gördü. Kardeşi Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) zamanında, sarayda, hususi hocalardan ders aldı. Hattat Tokatlı Ahmed Efendiden, sülüs ve nesih hattını öğrendi. Sultan Dördüncü Mehmed Handan sonra, 8 Kasım 1687’de Osmanlı sultanı oldu.
Sultan İkinci Süleyman Han tahta çıktığı zaman, Osmanlı ordularında Viyana bozgunuyla başlayan çözülme ve toprak kaybı devam ediyordu. Venedik, Mora Yarımadasını işgal etti. Avusturya; Vişegrad, Uyvar ve Estergon’un ardından 160 yıllık Türk yurdu Budin’e girdi. Macaristan’da ise Türk hakimiyeti sona ermek üzere bulunuyordu. Ayrıca bu mağlubiyetler, hazine gelirleri üzerinde olumsuz tesirler yaptığı gibi, Anadolu’daki eşkıyalık hareketlerini de körüklüyordu. Avusturya cephesi serdarı Yeğen Osman Paşanın kendisi, bir asi lideri gibi, Rumeli’de yolsuzluk yapıyor, zorla usulsüz vergiler topluyordu. Bu sırada 8 Eylül 1688’de, Belgrad da düştü.
Devlet içindeki karışıklıklar ve Macaristan’ın elden çıkarak, Belgrad’ın düşmesi, Sultan İkinci Süleyman Hanı çok üzdü. Emir dinlemeyip, pek çok kalenin düşmesine sebep olan Osman Paşanın katline fetva verildi. Avusturya cephesi serdarlığına Receb Paşa tayin edildi. Padişah, sağlığının elvermemesine rağmen, askeri teşvik için ordunun başında Edirne’den Sofya’ya kadar geldi ve harekatı bizzat buradan idare etmeye başladı.
1689’da Kırım’a saldıran Rus kuvvetlerini, Selim Giray Han, az bir kuvvetle dağıtarak perişan etti ve ağır kayıplar verdirdi. Vidin Muhafızı Sarı Hüseyin Paşa, Tuna kenarındaki Gladova ve Orsova kalelerini düşmandan geri aldı. Vişegrad’ı muhasara eden on iki bin kişilik Avusturya kuvveti, bozguna uğratıldı. 1689 yılında Fazıl Mustafa Paşanın sadarete getirilmesinin, ordu üzerindeki tesiri çok müspet oldu. Mustafa Paşa, ilk iş olarak bir adaletname neşrederek, memleketin umumi ahvalini yoluna koydu. Aldığı acil tedbirlerle, hazineye yıllık 4000 kese fazla para sağladı. Yeniçeri ocağı yoklanıp ulufeye müstehak olmayanların isimlerini sildirdi. Orduyu disiplinli ve intizamlı bir hale getirdi. Fazıl Mustafa Paşa, 1690 yılında Edirne’den hareketle çıktığı Avusturya Seferinde düşman kuvvetlerini mağlup ederek, Şehirköy, Musa palangası ve Niş şehrini aldı. Osmanlı Devletinin batıda en önemli serhad kalesi olan Belgrad’ı, altı günlük bir kuşatmadan sonra fethetti. Bu zaferler, Osmanlı ülkesinde büyük sevince vesile oldu.
Hastalığı sebebiyle Davudpaşa Kışlasına kadar arabayla gelen Süleyman Han, burada Fazıl Mustafa Paşayı huzuruna kabul edip; “Hoş geldin. Berhudar ol, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğin sana helal olsun, arzum üzere hizmet eyledin. Seleflerinden birine böyle bir ulu gaza müyesser olmadı” dedikten sonra, ordu erkanının önünde samur erkan kürkünü sadrazama giydirdi. Belinden çıkardığı hançeri beline ve bir kıt’a murassa pençe sorgucu da başına taktıktan sonra; “Ben mükafat vermeye kadir değilim. Allahü teala iki cihanda yüzünü ak etsin” diye duada bulundu.
Bu sırada Mora Serdarı Koca Halil Paşa da Venediklilerin elinde bulunan Avlonya’yı otuz bir günlük bir muhasaradan sonra ele geçirmişti. 13 Mayıs 1691’de Sancak-ı şerifi, tekrar Fazıl Mustafa Paşaya vererek, Avusturya Seferine dua ile yolcu eden İkinci Süleyman Han, bir müddet sonra İstanbul’a yakın Yoncaçeşme mevkiinde vefat etti (22 Haziran 1691). İki gün sonra Süleymaniye’ye getirilip, Kanuni Sultan Süleyman Hana ait kabrin sağ tarafına defnedildi.
İkinci Süleyman Han; kadirşinas, halim, cömert ve temkinli bir padişahtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyaç sahiplerine pek çok ihsanlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gailelerle geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlubiyetler dolayısıyla, herkesin Rumeli elden çıkıyor, diye Anadolu’ya kaçtığı sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşayı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar kazandırdı. Memleket içerisinde imar faaliyetleriyle de ilgilenen Süleyman Han, kendisi de Fener Kulesi ile İzmir’de bir cami inşa ettirdi.

Ahmed Han II (Sultan 2. Ahmet)
Osmanlı sultanlarının yirmi birincisi ve İslam halifelerinin ****en altıncısı. Sultan İbrahim Hanın üçüncü oğlu olup, 25 Şubat 1643’te Hadice Muazzez Valide Sultan’dan doğdu. Şehzadeliğini sarayda geçiren Ahmed Han, iyi bir tahsil gördü. 22 Haziran 1691’de ağabeyi İkinci Süleyman Hanın ölümü üzerine Osmanlı tahtına geçti.
Kırk sekiz yaşında tahta geçen Sultan İkinci Ahmed Han, daha birkaç gün önce ordunun başında Avusturya üzerine sefere çıkan sadrazam ve serdar-ı ekrem Fazıl Mustafa Paşaya, sadaretinin devamına dair bir ferman gönderdi. Belgrad önlerine ulaşan Fazıl Mustafa Paşa, Peter Varadin önlerinde bulunan Avusturya ordusu üzerine yürüdü. Orduya henüz Kırım kuvvetleri katılmamıştı. Bu durumu fırsat bilen Avusturya ordusunun kumandanı 25 Ağustos 1691 günü derhal taarruza geçti. Slankamen muharebesi adı verilen savaşın ilk anlarında Osmanlı askeri galip durumdaydı. Ancak sadrazam Mustafa Paşa'nın şehid düşmesi üzerine durum birden Osmanlı ordusu aleyhine döndü ve hezimetle neticelendi.
Slankamen mağlubiyetinden sonra ilerleyen Avusturya kuvvetleri Kasım ayında Varat Kalesini kuşattılar. Sultan, yeni sadrazam Arabacı Ali Paşayı sadaretten alarak, Diyarbakır valisi Hacı Ali Paşayı tayin ve Avusturya üzerine sefere memur etti. Bu sırada Avrupa devletleri Osmanlı-Avusturya Savaşının durdurulması için girişimde bulundular ise de, netice alamadılar. Diğer taraftan zamanında yardım ulaşmayan Varat Kalesi, Avusturyalılara teslim olmak mecburiyetinde kaldı.
1692 Haziranının sonlarına doğru sadrazam Hacı Ali Paşa Edirne’den hareketle Belgrad’a vardı. Kaleyi tahkim ve tamirden sonra, Avusturyalıların kışlağa çekilmeleri üzerine Edirne’ye döndü. Sadrazam, Avusturya ile uğraşırken, Venedik donanması da Girit’e asker çıkardı. Kaptan-ı derya vezir Damad Yusuf Paşanın donanma ile Hanya önlerine gelmesi üzerine Venedikliler muhasarayı kaldırarak geri çekildiler.
1693 yılı Mart ayı sonlarında Bozoklu Mustafa Paşa sadarete getirildi. Yeni sadrazam Temmuz ayında Avusturya seferine çıktı. Hedef, Erdel’i geri almaktı. Avusturya ordusunun Belgrad’ı kuşatması üzerine sadrazam Belgrad’a yöneldi. Kırım Hanı Selim Giray’ın Avusturyalılar’ın yardımına gelen bir orduyu mağlup etmesi üzerine, kuşatma kaldırıldı. Serdar-ı ekrem, çekilen düşmanı takiple çok zayiat verdirdi ve 17 Eylülde Belgrad’a girdi. Kışın yaklaşması üzerine Osmanlı ordusu Edirne’ye döndü.
Stratejik önemi pek büyük olan Narenta Kalesi 28 Haziran 1694’te Venedikliler tarafından işgal edildi. Geri almak için yapılan teşebbüsler netice vermedi. Bu hadiseden bir süre sonra sefere çıkan Osmanlı ordusu Varadin Kalesini kuşattı. Ancak bu sırada, Malta, Floransa ve Papalık filolarından müteşekkil bir Venedik donanması Sakız’ı zaptetti. Buna çok üzülen Sultan İkinci Ahmed Han, sadrazama bir hatt-ı hümayun göndererek geri dönmesini ve Sakız adasının geri alınmasını emretti. Kaptan-ı deryalığa amcazade Mezomorta Hüseyin Paşa tayin edildi.
Öte yandan Osmanlı Devleti dış gailelerle uğraşırken içte de bazı hadiseler vuku bulmaktaydı. Irak ve Hicaz’da çıkan isyanlar ile Suriye’de Sürhan ve Maanoğullarının aleyhte faaliyetlerini Sultan Ahmed Han anında aldığı tedbirlerle önledi.
Bu sırada Sakız Adasının geri alınması için yola çıkan Hüseyin Paşa, ada açıklarında Venediklilerle çarpışırken Sakız’ın elden çıkmasının acısı ile üzüntüden hastalığı ağırlaşan Sultan Ahmed Han, 6 Şubat 1695 tarihinde fetih haberini alamadan, elli iki yaşında Edirne’de vefat etti. Naşı, İstanbul’a nakledilerek Kanuni Sultan Süleyman Hanın türbesine defnedildi.
Çok merhametli ve vatanperver olan Sultan İkinci Ahmed Han, hasta olduğu zamanlarda bile, devlet işlerinden asla el çekmezdi. Haftada iki gün yapılan divan toplantılarının dörde çıkarılmasını emretti. Toplantıları bizzat takip eder, yaptığı herhangi bir hatayı düzeltmekten çekinmezdi. Adil bir sultan olarak yaşayan Ahmed Han, milletini memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışmıştır. Sanatkarları korur, taltiflerde bulunarak daha iyiye ve güzele doğru yönlendirirdi. İyi bir hattat olan Sultan Ahmed Hanın yazdığı Kur’an-ı kerimler ve çoğalttığı kitaplar vardır. Diğer Osmanlı sultanları gibi aynı zamanda iyi bir şairdi.

Mustafa Han II
Osmanlı padişahlarının yirmi ikincisi ve İslam halifelerinin ****en yedincisi. Sultan Dördüncü Mehmed’in Rabia Gülnuş Sultandan oğlu olup 5 Haziran 1664’te İstanbul’da doğdu. Devrin alimlerinden iyi bir tahsil gördü. Devlet idaresi ve harp oyunlarını öğrendi. Maharetli bir okçu ve silahşordu.
İkinci Ahmed Hanın 6 Şubat 1695’te vefatıyla tahta çıktı. Padişah olduğunda, Osmanlı Devleti, on iki yıldan beri Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venediklilerle harp ediyordu. Gayretli ve kahraman ruhlu bir hükümdar olan Sultan Mustafa Han, tahta çıkışının üçüncü günü sadrazama gönderdiği fermanda;
“Cenab-ı Hak, bu aciz, bu günahkar kuluna bir cihan padişahlığı ihsan etti. Padişahların hangisi zevk ve sefaya; kendi nefsinin rahatına düşmüş ise, eli altındaki memleketlerinin ve tebaasının huzuru ve rahatı kaçmıştır. Biz, bugünden zevki ve sefayı kendimize haram kıldık. Düşmana karşı ceddim (Kanuni) Sultan Süleyman gibi kendim sefere çıkmaya kat’i niyet ettim. Sizler ki veziriazamım, vüzera, ulema, vükela ve ocak ağalarısınız, cümleniz bir yere gelip, bu hatt-ı hümayunumu okuyup düşününüz, gazaya gitmem mi makbul, yoksa Edirne’de oturup, kalmamız mı münasip? Din ve devlet ve halka hangisi faydalı, Allah için söyleşüp, doğruyu bana bildiriniz vesselam...” buyurarak vazifeye başladı. Bu Hatt-ı Hümayun devlet adamlarını, alimleri, kumandanları, askerleri ve ahaliyi çok memnun edip coşturdu. Hocası Seyyid Feyzullah Efendiyi yanından ayırmayıp, sultanlığında da çok istifade etti. Ordunun başında sefere karar verip, saltanatının ilk günlerinde sevindirici zaferler kazanıldı. 18 Şubat 1695’te Sakız Adasının Venedik İşgalinden kurtarılmasını temin eden Koyun Adaları Zaferi kazanıldı.
Venediklilerin sekiz harp gemisini ve bir çok cephanesini zapt eden Koyun Adaları Zaferi kumandanlarından kalyonlar kaptanı Mezomorta Hüseyin Paşa, Kaptan-ı deryalığa yükseltildi. Venediklilerin Sakız’a tekrar saldırmasıyla Mezomorta Hüseyin Paşa, 15 Eylül 1695’te düşmanı çekilmeye mecbur etti. Venedik donanmasını takip eden Hüseyin Paşa, 18 Eylül 1695’te Midilli’nin Zeytinburnu açıklarındaki deniz muharebesinde de parlak bir zafer kazanarak düşmanın on üç gemisini tahrip etti.
Sultan İkinci Mustafa Han, 30 Haziran 1695 tarihinde, Avusturyalıların işgalindeki Macaristan’ı kurtarmak için, ilk Avusturya seferine çıktı. Belgrad’da 9 Ağustos’ta topladığı Harp Divanında Janova-Lippa, Lugos ve havalisinin işgalden kurtarılmasına karar verildi. 9 Eylül’de Lippa Kalesi fethedildi. 22 Eylül 1695’te Kırım Hanı Selim Giray’ın da iştirak ettiği Lugos Muharebesinde, Osmanlı ordusu galip geldi. Lugos Zaferinden sonra Sultan Mustafa Han, sefer mevsimi geçtiğinden, 18 Kasım 1695’te İstanbul’a döndü.
Rus Çarı Deli Petro, Karadeniz’e inmek için Azak Kalesini üç aydan fazla kuşatmışsa da, muvaffak olamamıştı. 13 Ekim 1695’te elli bin ölü vererek Azak’tan çekilen Deli Petro, Kefe Beylerbeyi Mustafa Paşa ve Kırım Kalgayı Kaplan Giray’ın takibi sonucu daha da kayıp verdirilerek ateşli silahları zapt edildi. Azak yenilgisinin öcünü almak isteyen Deli Petro, Venedik, Avusturya, Hollanda ve Prusya’dan teknik eleman ve yardım olarak 1696’da kaleyi tekrar kuşattı. Azak Kalesini müdafaa için bırakılan beş yüz kadar asker, Deli Petro’nun yüz binlik ordusuna karşı altmış dört gün dayanabildi. Yardıma gönderilen kuvvetlerin zamanında yetişememesi üzerine Azak Kalesi, 6 Ağustos 1696’da vire ile teslime mecbur oldu. Bu hal, Sultan Mustafa Hanın ve bütün ülkenin büyük üzüntüsüne sebep oldu. Azak Kalesinin ikmalini ihmal eden ve yardıma memur edilip, zamanında yetişmeyen kumandanlar cezalandırıldı. Kuban Nehri ağzına Açu’ya kale yaptırılarak, Moskof yayılmasını durdurma çaresi düşünüldü.
İkinci Avusturya Seferine 1696 baharında çıkan Sultan Mustafa Han kumandasındaki Osmanlı ordusu, Saksonya Kralı Nalkıran Friedric ile General Heisler kumandasındaki düşman kuvvetleriyle 1696 yazında karşılaştı. 27 Ağustos 1696’da Olasch yakınlarında meydana gelen muharebede şiddetli taarruzlar oldu. Düşman ordusu fazla dayanamayarak, yenildi. Tameşvar tekrar zaptolundu.
Muzaffer padişah, Avusturya’ya son ve kesin bir darbenin vurulması için yeni bir seferin lüzumuna inanıyordu. Ancak, 17 Haziran 1697’de bu maksatla çıkılan sefer, sadrazam Elmas Mehmed Paşa ile Tameşvar Muhafızı Koca Cafer Paşanın Padişah’ı yanlış yola sevk etmeleri sonucu Zenta bozgununa sebep oldu. Savaşta, Sadrazam Elmas Mehmed Paşa ile on üç beylerbeyi ve binlerce asker şehit oldu. Sultan Mustafa Han, süvari kuvvetleriyle Tameşvar’a çekildi. Sadrazamlığa Amcazade Hüseyin Paşayı getirdi.
Zenta bozgununun tesiriyle Osmanlı ordusunda disiplin kalmamıştı. Bundan faydalanan Avusturya kuvvetleri, Sava Nehrini geçerek Bosna eyaletine kadar girdiler. Saray Bosna şehrine kadar olan sahalar tahrip edildi. Ancak Bosna beylerbeyliğine getirilen Daltaban Mustafa Paşa, Bosna’da bulunan Avusturyalılara taarruz ederek onları memleketlerine kadar sürmeye muvaffak oldu.
Zenta Vakası, Osmanlı devlet adamlarını, sulha taraftar hale getirdi. Avusturya da harbe taraftar olmadığı için, İngiliz ve Felemenk (Hollanda) elçilerinin tavassut teklifi her iki devletçe de kabul edildi. Karlofça’da, antlaşma görüşmeleri devam ederken, Sultan Mustafa Han, hudut tecavüzlerine karşı serdar tayin edilen Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa kumandasındaki yüz bin Osmanlı ve otuz bin Kırım askerini Belgrad’a gönderdi. Akdeniz, Karadeniz ve Tuna donanmaları, yeni gemilerle takviye edilerek, harekete hazır hale getirildi. Semendire ve Belgrad önlerinde bekleyen Osmanlı ordusu, uzun süren görüşmeler üzerine, Kasım 1698’de geri döndü. Uzun görüşmelerden sona Avusturya, Venedik ve Lehistan, 26 Aralık 1699’da Karlofça Antlaşmasını imzaladı. (Bkz. Karlofça Antlaşması)
Buna göre; Macaristan’la Erdel Avusturya’ya terk edilerek, Sava ve Unna nehirleri hudut kesildi. Mora, Dalmaçya ve Aya Mavri Adası Venediklilere, Ukrayna ve Podolya Lehistan’a verildi. Rusya ile antlaşma 14 Temmuz 1700’de yapıldı. Azak Kalesi, Ruslara bırakıldı.
Sultan Mustafa Han, Karlofça Antlaşmasından sonra askeri ve mali teşkilatlarda ıslahat hareketlerine girişti. Donanmada, çektiri usulünün kullanılması terk edilerek kalyon sistemine geçildi. Bahriyenin ıslahı ve ihtiyaçlarının giderilmesi için bir kanunname ilan edildi. Ancak, bilhassa kapıkulu ocakları arasında yapılan ıslahatlar, yeniçeri ve sipahilerin hoşuna gitmedi. Bazı devlet adamlarının tahrikiyle başlayan ayaklanma sonunda, Sultan Mustafa Han, 22 Ağustos 1703’te tahttan indirildi. Saraya geldiğinde kapıda kendisini feryad ederek karşılayan Valide Sultanın elini öptükten sonra; “Kul beni tahttan indirmişler, yerime karındaşım Sultan Ahmed’i padişah eylemişler. Allah mübarek eyleye, evlatlarım kendisine Allah emaneti olsun” sözleriyle kendisine ayrılan özel daireye çekildi. Mustafa Han, hizmetleri ortadayken karşılaştığı bu durumdan dolayı çok müteessir oldu. İstiska hastalığından da muzdarip bulunan Sultan, nihayet 20 Aralık 1703’te vefat etti. Yeni Cami yanında Valide Sultan Türbesine defnedildi. Babası Dördüncü Mehmed Han da bu türbededir.
Dokuz yıla yakın Osmanlı sultanlığı yapan İkinci Mustafa Han, muktedir ve değerli bir padişahtı. Orduların başında sefere giden, son Osmanlı sultanıdır. Alimlere ve hocasına karşı hürmeti çok fazlaydı. Edebiyata meraklı olup Meftuni ve İkbali mahlasıyla şiirler yazardı.
İkinci Mustafa Han devrinde, devlet adamları ve alimler, kıymetli ilmi ve sosyal müesseseler yaptırmışlardır. Hocası Seyyid Feyzullah Efendi, Fatih’te yaptırdığı medrese ile değerli ve nadide kitapların toplandığı bir kütüphane; Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa, Saraçhane’de bir medrese, kütüphane ve çeşme; Sadrazam Rami Mehmed Paşa Eyüp’te bir mektep ile çeşme; Damad Ali Paşa bir kütüphane yaptırmışlardır. Sultan Mustafa Hanın silahtarı olan Çorlulu Ali Paşa tarafından tersane içinde iki katlı cami yapılmıştır. İkinci Mustafa Hanın hanımı Saliha Sultan, oğlu birinci Mahmud Han zamanında Azapkapısı’nda sebil, çeşme, hamam ve mektep yaptırıp Arap Camiini tamir ettirerek genişletti.

Ahmet Han III
Osmanlı padişahlarının yirmi üçüncüsü, İslam halifelerinin ****en sekizincisi. Sultan dördüncü Mehmed Hanın oğlu olup, 31 Aralık 1673’te Rabia Gülnuş Emetullah Sultandan doğdu. Şehzadeliğini önce Topkapı, daha sonra da Edirne saraylarında geçiren Ahmet Han, iyi bir tahsil gördü. İlk dersini Sultani Mehmet Efendiden aldı. Seyyid Feyzullah Efendiden uzun yıllar ders gördü. Devrin büyük hat üstadı hattat Osman’dan yazı meşk etti. Ağabeyi Sultan İkinci Mustafa Han’ın çıkan cebeci isyanında tahttan indirilmesi üzerine 22 Ağustos 1703’te Osmanlı padişahı oldu.
Biat merasiminden sonra, İstanbul’a gelen Sultan Üçüncü Ahmet, Edirne vakasında isyanı çıkaran elebaşıları büyük bir ustalıkla birbirine düşürerek ortadan kaldırdı. Baltacı Mehmed Paşa'yı sadarete getirdi. Devletin iç işlerini düzeltmek için çalışmalar yaptı. Karlofça Antlaşması yeni imzalandığı için, devlet barış içinde idi. Ancak bu sırada İsveç kralı on ikinci Şarl, Poltova’da Ruslarla yaptığı bir savaşı kaybederek, Osmanlı Devletine sığındı. Kralı takip eden Rus ordusu Osmanlı topraklarına girdi ve tahribatta bulundu. Bu durum üzerine Osmanlı Devleti, Rusya’ya harp ilan etti. Nitekim Sadrazam Baltacı Mehmed Paşanın kumandası altındaki Osmanlı ordusu 9 Nisan 1711’de Rusya seferine çıktı.
Baltacı Mehmet Paşa, Rus Çarını Prut üzerinde Palcı mevkiinde kıstırarak, etrafını çevirdi. Esas niyeti Rus ordusunu umumi bir taarruzla yok etmekti. Fakat yeniçerilerin isteksizliği yüzünden ciddi bir taarruz yapamadı. Rus çarı, sadrazama bir heyet göndererek, her şartı kabul edeceklerini bildirdi. İki taraf arasında antlaşma yapıldı. Rusya, Antlaşmaya göre, Lehistan ve Ukrayna işlerine karışmayacak, elinde tuttuğu Azak kalesini de Türklere bırakacaktı. Baltacı Mehmet Paşa'nın Rus ordusunu çevirmişken imha edememesi ve antlaşma şartlarının tatmin edici olmaması devlet adamlarını sadrazamın aleyhine çevirdi. Bunun üzerine Padişah Edirne’ye dönen Baltacı Mehmed Paşayı, görevden alarak, yerine Damad Ali Paşayı getirdi.
Diğer taraftan Ruslar Antlaşmanın şartlarına uymak istemediler. Buna çok kızan Sultan Üçüncü Ahmet Han, yeni sadrazam Damad Ali Paşa kumandasında bir orduyu Rusya üzerine gönderdi. Kendisi de Edirne’ye kadar ordunun başında gitti. Bu durum karşısında Ruslar antlaşma şartlarına uymak mecburiyetinde kaldılar.
Venediklilerin 1714’te Karadağlıları isyana teşvik etmesi üzerine Sultan Üçüncü Ahmet Han, Mora üzerine bir sefer açtı. Ali Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, Karlofça antlaşmasıyla Venediklilere verilen bütün kaleleri geri aldı. Ancak, Alman İmparatorluğu, Karlofça Antlaşmasına kefil olduklarını, yani Venedik’ten alınan yerler iade edilmedikçe barışı tanımayacağını bildirdi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti Alman-Avustarya İmparatorluğuna harp ilan etti. İki ordu arasında Petervaradin’de yapılan savaşta Damad Ali Paşa şehid düşünce, ordunun maneviyatı bozuldu ve bozgun başladı. Bu durumdan faydalanan Avusturya ordusu kumandanı önce Tameşvar’ı daha sonra da Belgrad’ı zaptetti. Petervaradin mağlubiyeti üzerine Avusturya ile 1718’de Pasarofça Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Belgrad ve Semendire Avusturya’da kalmak üzere Sava Nehri sınır kabul edildi.
Pasarofça Antlaşmasından sonra Damat İbrahim Paşanın sadarete getirilmesi ile Osmanlı Devletinde 1730 yılına kadar süren yeni bir devir başladı. “Lale Devri” adı verilen bu dönemde, Sultan Ahmet Han ülke içinde huzuru sağlamak, orduyu kuvvetlendirmek, devleti maddi ve manevi en yüksek seviyeye çıkarmak için çalıştı. İstanbul’da ilk matbaa kuruldu. Yalova’da kağıt, İstanbul’da Tekfur Sarayında bir çini fabrikası açıldı. İstanbul’a davet edilen ve uzun seneler İstanbul’da kalarak orada vefat eden Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa), humbaracı ocağını ıslah etti. İstanbul’un su ihtiyacını temin için bir de bend yaptırıp derya-yı sim adını verdi (Bkz. Lale Devri).
Osmanlı Devletinde sulh ve huzur devam ederken, İran-Safevi Devleti son günlerini yaşıyordu. İran’a bağlı olan Dağıstan 1722’de Türk himayesine girmek istedi ve bu isteği kabul edildi. Kafkasya’yı tehdit eden Rusya’ya mani olmak isteyen Sultan Ahmet Han, hudut valilerine ferman göndererek hazırlıklı olmalarını istedi. Bu sırada İran cephesindeki ordu, 1723 yılında harekete geçerek Gürcistan, Güney Azerbaycan, Luristan, Erdelan, Kirmanşah ve Hemedan’ı ele geçirdi. 1725’de Osmanlı askeri Tebriz’e girdi. Gence, Revan ve Nahcivan alındı. 1727’de İran Şahı imzalanan bir antlaşma ile Osmanlı Devletinin bütün fetihlerini tanıdı.
1730 senesinde Nadir Şah İran hakimiyetini ele geçirerek, İran birliğini tekrar kurdu. Osmanlı Devletinin elinde bulunan önemli bazı eyaletleri geri aldı. Bu durum Damat İbrahim Paşanın düşmanlarını harekete geçirdi. Bazı devlet adamları, Padişah ve Damat İbrahim Paşanın İran üzerine sefere çıkmak üzere Üsküdar’a geçtikleri sırada yeniçerileri ayaklandırarak büyük bir isyan başlattılar. Asiler, Padişahtan ileri gelen devlet adamlarının bazısının idamını istediler. Listenin başında Damat İbrahim Paşa da vardı. Sultan Üçüncü Ahmet Han, en sonunda sadrazam İbrahim Paşa’nın idamına razı oldu. Zorbaların isteklerinin sonu gelmeyeceğini, kendisinin de tahttan ayrılmasını isteyeceklerini bildiği için, 2 Ekim 1730’da tahttan çekilerek, kendi eliyle yeğeni Şehzade Mahmud’u Osmanlı tahtına geçirdi. Kendisi köşesine çekildi.
Yirmi yedi sene hükümdarlık yapan Sultan Ahmet Han, saltanattan çekildikten sonra, ilim ve ibadetle meşgul oldu. Altmış üç yaşında iken 1 Temmuz 1736’da vefat etti. Yeni Cami'de, Turhan Valide Sultan Türbesine defnedildi.
Sultan Üçüncü Ahmet Han, ülkenin imarı için çok çalıştı. Aynı zamanda ilme ve ilim adamlarına çok değer verir ve onları korurdu. Sarayda dağınık yerlerde bulunan kıymetli kitapları bir araya toplayarak beyaz mermer havuzlu bahçede bir kütüphane inşa ettirdi. Annesi için Üsküdar’da Yeni Valide Sultan Camii ve bunun yanında bir sebil, çeşme, sıbyan mektebiyle bir imaret yaptırdı. Galata Kulesini tamir ettirdi. Topkapı Sarayının Bab-ı hümayun kapısı önünde yaptırdığı çeşme, Osmanlı mimarisinin şahane bir eseridir. Kağıthane, Çağlayan Kasrı önünde, Hasköy’de, Aynalı Kavak Kasrı civarında, Üsküdar’da, Üsküdar İskele Camii meydanında klasik tarzda dört cepheli olmak üzere pek çok çeşme inşa ettirdi. 1715’de Galatasaray haricinde bir cami, 1716’da Bebek Camii ile etrafındaki külliyeyi yaptırdı.
Derin bir sanat zevkine sahip olup, şair ve hattattı. Kur’an-ı kerimler yazdı. Yaptırdığı Sultan Ahmet Çeşmesi'ne kendi şiirini bizzat yazdı. Ayrıca Ayasofya Camii'ne asılmış güzel levhaları vardır.

Mahmut Han I
Yirmi dördüncü Osmanlı sultanı. İslam halifelerinin ****en dokuzuncusudur. Babası İkinci Mustafa Han, annesi Saliha Valide Sultandır. İstanbul’da, 2 Ağustos 1696 tarihinde doğdu. Şehzadeliğinde, yüksek fen ve din ilimleri öğretilerek yetiştirildi. Aklı, zekası, kabiliyeti ve anlayışı kuvvetliydi.
Üçüncü Ahmet Han, Patrona Halil ayaklanması sonunda tahttan çekilince, Şehzade Mahmut, 2 Ekim 1730 günü Osmanlı sultanı oldu. Üçüncü Ahmet Han'ın tecrübe ve tavsiyelerinden istifade etti. İlk icraatı, Lale Devrinde yapılan ilim, kültür ve sanat eserlerinin tahribini durdurmak oldu. Asi Patrona Halil’i ve zorbaları imha ettirdi. İstanbul’da emniyet ve asayişi sağladı. Ülkede huzur dolu, mesut günler başladı. İçişlerini düzelten Sultan Birinci Mahmut Han, doğuda hududa saldıran İran Safevileri ile, batıda Avusturya ve Rusya’ya karşı tedbir aldı.
Doğuda İran ile Üçüncü Ahmet Han devrinden beri devam eden hadiselere son vermek istedi. Ancak, İran Şahı bir taraftan anlaşmak üzere heyetler gönderirken, diğer taraftan büyük kuvvetlerle Revan üzerine yürüdü. Şah’ın elçi göndermekteki maksadının Osmanlı hükümetini yanıltmak ve oyalamak olduğu anlaşıldığından, elçi ve maiyeti Mardin Kalesine hapsedildi. Osmanlı kuvvetleri, İran Seraskeri Ahmet Paşa ile Erzurum Valisi ve Revan Seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa kumandası altında iki koldan harekete geçti. 30 Temmuz 1731’de Kirmanşah alındı. 15 Eylülde Kurican Sahrasında İran kuvvetleri bozguna uğratıldı. Urmiye ve Tebriz ele geçirildi. İran Şahının sulh istemesi üzerine, Ocak 1732’de Ahmet Paşa Antlaşması imzalandı. Buna göre Aras Nehri iki devlet arasında hudut olarak kabul edilirken Revan, Gence, Nahçıvan, Bitlis, Şirvan ve Dağıstan Osmanlılara; Tebriz, Kirmanşah, Hemedan, Luristan ve Erdelan eyaletleri ise İran’a bırakıldı. Ancak, 1733’te İran’da iktidarı ele geçiren Nadir Şah, Osmanlıların fethettiği bölgeleri almak için tekrar savaş açtı. 1735’te Arpaçay’da yapılan muharebeyi Osmanlılar kaybetti. Gence, Tiflis ve Revan İran’ın eline geçti.
Osmanlı Devletinin doğuda İran ile mücadelesinden istifade eden Avusturya ve Rusya da iki cepheden harekete geçmişti. Azak Kalesini ele geçiren Ruslar, Osmanlı kuvvetlerinin toparlanmasına meydan vermeden Gözleve, Kılburun ve Urkapı’yı da işgal ettiler. 12 Temmuz 1737’de harekete geçen Avusturya ordusu ise Bosna, Sırbistan ve Eflak’a girdi. Bu mağlubiyetler ve düşmanın girdiği yerlerde büyük tahribat ve mezalim yapması Sultan Mahmut Hanı son derece üzdü. Sadarete getirdiği Muhsinzade Abdullah Paşayı Rusya üzerine, Hekimoğlu Ali Paşayı da Avusturya üzerine sefere memur etti. Muhsinzade, süratli bir hareketle Özi ve Kılburun kalelerini ele geçirirken, Hekimoğlu Ali Paşa ise Banyaluka’yı kuşatan Avusturya kuvvetlerine büyük bir darbe indirdi. Yapılan savaşta Avusturya kuvvetlerinin asker zayiatı 60 bin idi. Hekimoğlu Ali Paşanın bu zaferi İstanbul’da büyük bir sevince sebep oldu. Bu zaferler üzerine Avusturya ve Rusya barış istemek zorunda kaldı.
Nihayet, 18 Eylül 1739 tarihinde, Avusturya ve Rusya ile Belgrad Antlaşması imzalandı. Avusturya Devleti ile yirmi yedi yıllık, Rusya ile süresiz olan antlaşmaya göre, Belgrad, Osmanlı Devletine kaldı. Avusturya ile Tuna ve Sava nehirleri tabii hudut kesildi. Ruslar, Azak Denizi ve Karadeniz’de donanma bulundurmayacaktı. Kazaklar Osmanlı topraklarına, Kırım Hanlığı da Rusya’ya akın etmeyeceklerdi.
Rusya ve Avusturya devletleriyle antlaşmalar sağlayan Birinci Mahmut Han, yeniden İran üzerine döndü. Nadir Şah ise bu vaziyet karşısında Osmanlılarla baş edemeyeceğini anlayınca, Kasr-ı Şirin Antlaşması maddeleri üzerinden yeniden antlaşma teklifinde bulundu ve bu istek kabul edildi (1746).
Böylece 1739 Belgrad Antlaşmasıyla batı ve kuzey, 1746 Osmanlı-Avşar Antlaşmasıyla da doğu hudutlarını emniyet altına alan Birinci Mahmut Hana, muharebelerdeki muzafferiyet üzerine Gazi unvanı verildi. Mahmut Han bundan sonra ülkede pek çok imar faaliyetlerinde bulunup, ilim, kültür, sanat sahalarında çok kıymetli eserler yaptırdı. Kağıthane civarındaki Bahçeköy ile Balaban köyleri arasında geçen iki çayın sularını toplayan Topuzlu Bendini yaptırdı. Burada toplanan sular, Taksim’deki depodan, Tophane’deki Meydan Çeşmesi ile Azapkapı’da Saliha Sultan Çeşmesi ve Beşiktaş, Galata, Kasımpaşa, Tepebaşı semtlerinin çeşitli yerlerindeki kırk kadar çeşmeye su verildi. Ahali bol ve tatlı suya kavuşturuldu. Pek çok saray, kasır inşa ve tamir ettirildi. Beşiktaş Sarayının bir çok kısımlarını ve Bayıldım Kasrını yeniden yaptırdı. Yuşa Tepesi civarındaki Tokat Köşkünü donatıp, Hümayun-abad, Kandilli Sarayını imar ettirerek Nevabad isimleri verildi. Kanlıca’da Mihr-abad Kasrını yaptırdı. İstanbul’da Ayasofya Camii içine, Fatih Camii yakınında ve Galatasaray’da olmak üzere üç, Belgrad’da bir kütüphane yaptırdı. Ayasofya Camii Kütüphanesine sarayın hazine odasından pek nefis, kıymetli, nadide kitaplar gönderdiği gibi, devrin devlet adamları da hediyelerde bulunarak dört bin cilt nadide kitap toplandı. Ayasofya Kütüphanesine İslam aleminin en meşhur hattatlarından Ya’kut-ı Musta’sımi, Şeyh Hamdullah ve Hafız Osman hatlarıyla Mushaflar ve hazret-i Osman ve hazret-i Ali’ye ait olduğu söylenen iki Kur’an-ı kerim de kondu. Kütüphanenin masrafını karşılamak için de Cağaloğlu’nda çifte hamamı yaptırıp, gelirini vakfetti. Ayasofya’ya bitişik aşevi yaptırıp, huzurunda tertiplenen merasimle açıldı. Galatasaray ocağında yaptırmış olduğu kütüphaneye, saraydan kitaplar gönderip, açılış merasiminde, kütüphanenin iki tarafına yaptırılmış olan çeşmelerin hazinelerine şekerli şerbet doldurulup, halka ikram edildi. Nuruosmaniye Camiinin yapımını başlattıysa da, vefatından bir yıl sonra tamamlanabildi. Beşiktaş’da Arap İskelesi Camii, Rumeli Hisarı’nda İskele Camii, Üsküdar’da Sultan Mahmut Camii ve Kandilli, Defterdarkapısı, Tulumbacılar odası, Yalıköşkü, Yıldıztepe mescidlerini yaptırdı.
Birinci Mahmut Han devrinde, ilim kültür ve sanat faaliyetleri arttı. İkinci defa matbaa açıldı. Matbaa ve hattatların artan kağıt ihtiyaçlarının karşılanması için Yalova’da kağıt fabrikası kuruldu.
Ülke içinde ve dışında Osmanlı Devletine azamet devri yaşatan Birinci Mahmut Han, 13 Aralık 1754 tarihinde Cuma selamlığı yapıp, Cuma namazını kıldıktan sonra vefat etti. İstanbul’da Yeni Camii yanındaki Turhan Sultan türbesine defnedildi. Çok zeki, anlayışlı, hamiyetli, lütufkar ve merhametli idi. Askeri ıslahat taraftarıydı. Askeri kitaplar yayınlattı. Lütuf ve merhameti çok olduğundan, devrindeki İstanbul yangın ve zelzelesinde zarar görenlerin ıstırabına samimiyetle ortak olup, yanan, yıkılan yerlerin yeniden yapılması için çok yardım etti. Devlet adamları ile memurları kontrol ettirdi. Faaliyetleri ciddiyetle takip ettirip, zamanın ve memleketin durumuna göre icraatlarda bulunurdu. İlim, sanat, edebiyat meclislerindeki sohbetlere katılır ve Sebkati mahlasıyla şiirler yazardı.

Osman Han III
Osmanlı sultanlarının yirmi beşincisi ve İslam halifelerinin doksanıncısı. Sultan İkinci Mustafa Hanın oğlu olup, 2 Ocak 1699’da Şehsüvar Sultandan doğdu. Şehzadeliğinde mükemmel bir eğitim görerek büyüdü. Zamanını, din, edebiyat ve tıp kitaplarını okuyarak kendisini yetiştirmekle geçiren Üçüncü Osman, 13 Aralık 1754 tarihinde ağabeyi Birinci Mahmut Hanın vefatı üzerine sultan oldu.
Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1755’te Eyüp Camiinde kılıç kuşandı. O devre kadar, yeni padişah tahta çıktığı zaman mukataa, timar ve zeamet sahiplerinin beratları yenilenerek bir cülusiye vergisi alınırdı. Hazine dolu olduğu için, Sultan Osman bu vergiyi affetti. Ayrıca emeklilere de cülus bahşişi dağıttı. Sultan Üçüncü Osman’ın tahta çıktığı 1755 kışı çok şiddetli geçti. Haliç dondu ve deniz yol oldu.
Osman Hanın saltanatı huzur ve sükunla başladı. Belgrad Muahedeleriyle başlayan sulh dönemi devam etti. Rus sınırındaki bazı olaylar, Rusya ile bir ihtilafa yol açacak gibi göründü ise de, iki tarafta da sulh bozulmadı. Hudutlarda bazı ayaklanmalar oldu. Mısır’da Memluklar başkaldırdılarsa da olaylar kısa sürede bastırıldı. Üçüncü Osman Han bu olaylarda ihmali görülen Veziriazam Bahir Mustafa Paşayı azlederek yerine Birinci Mahmut zamanında iki defa sadrazamlık yapmış olan Hekimoğlu Ali Paşayı getirdi (15 Şubat 1755). Fakat Hekimoğlu, kısa bir süre sonra sadaretten alınarak, yerine başdefterdar Naili Abdullah Paşa getirildi. Naili Abdullah Paşa da üç ay gibi kısa bir süre sonra azledilerek yerine Silahtar Bıyıklı Ali Paşa tayin edildi. Bu sırada İstanbul tarihinin en büyük yangını oldu. 28 Eylül 1755’te Hocapaşa semtinde çıkan yangın, dört kola ayrılarak büyük bir afet haline geldi. Yaklaşık otuz altı saat süren yangın sonunda Paşakapısı da yandığından, sadaret dairesi bir müddet Kadırga Limanındaki Esma Sultan Sarayına nakledildi.
Sadrazam Silahtar Ali Paşanın rüşvet aldığını anlayan Sultan Üçüncü Osman, Ali Paşayı 25 Ekim 1755’te görevden azlederek cezalandırdı ve yerine Yirmisekiz Çelebizade Said Mehmet Efendiyi getirdi. 6 Temmuz 1756’da, Sultan Üçüncü Osman devrinin ikinci büyük yangını oldu. Bu yangın, İstanbul’un dörtte üçünü kül haline getirdi. Cibali taraflarında başlayan yangın, on üç kola ayrıldı. Unkapanı, Süleymaniye tarafları, Vefa’dan itibaren Şehzadebaşı, eski yeniçeri odaları, Langa tarafları, Zeyrek, Saraçhane, Etmeydanı, Aksaray, Davutpaşa İskelesi, Fatih, Sultanselim, Ali Paşa Çarşısı, Ayakapısı semtleri harabe haline geldi. Yangının ardından, İstanbul’un yeniden inşası için büyük bir imar faaliyeti başladı.
Sultan Üçüncü Osman Han, padişahlığının üçüncü senesinde, 29 Ekim 1757’de vefat etti. Yeni Cami yanındaki kardeşi Birinci Mahmut Hanın türbesine defnedildi.
Sultan Üçüncü Osman, fakirlere, düşkünlere çok acıyıp, onlara karşı daima cömert ve şefkatli davranırdı. Tebdil-i kıyafetle İstanbul’da dolaşıp, halkın dertleriyle bizzat alakadar olurdu. Haksızlıkların önüne geçip, tamiri mümkün olanları tamir ederdi. Müslim ve gayrimüslimlerin kıyafet ve nizamını ve davranışlarını dikkatle takip etti. Yalan ve rüşvetle amansız bir şekilde mücadele etti. Kim olursa olsun rüşvetçiyle yalancıyı asla affetmedi. Kadınların dikkat çekici kıyafetlerle sokağa çıkmalarını yasakladı. İmar faaliyetlerine önem vererek Üsküdar’da İhsaniye Camii ve İhsaniye Mescidini yaptırdı. Ağabeyi Birinci Mahmut Hanın başlattığı cami inşasını bitirerek Nuru Osmaniye adı ile ibadete açtı. Caminin yanına medrese, kütüphane, imaret, sebil ve çeşme de yaptırıp tamiratı ve masraflarının karşılanması için vakıflar tesis ettirdi. Midilli Adası Siğri Limanında, Malta korsanlarına karşı bir kale inşa edilerek tahkim edildi. Babıalinin inşası tamamlandı. Ahırkapı Feneri de Sultan Üçüncü Osman devrinde yapıldı.

Mustafa Han III
Yirmi altıncı Osmanlı sultanı. İslam halifelerinin doksan birincisidir. 28 Şubat 1717’de İstanbul’da doğdu. Babası Üçüncü Ahmet Han, annesi Mihrişah Sultandır. Şehzadeliğinde iyi bir eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ilimleri, edebiyat, tarih, coğrafya, askeri bilgileri devrin meşhur alimlerinden tahsil etti.
Üçüncü Mustafa Han, Üçüncü Osman Hanın vefatıyla, 30 Ekim 1757’de hükümdar oldu. Çalışkan ve azim sahibiydi. Devlet işlerini iyi takip ederek, mali ve askeri sahalarda ıslahatlar yapmak istedi. Saltanatının ilk yılları, sulh ve sükun içinde geçti. İlk sadrazamı Koca Ragıb Paşayı, tahta çıkışından vefatına kadar vazifesinde tuttu. Avrupa devletleri arasında cereyan eden (1756-1763) "Yedi Yıl Savaşları'nda" müttefiklerden her biri, Osmanlı Devletinin kendi safına katılmasını teklif etti. Prusya ve Fransa, ittifaklarına katılmaları halinde, siyasi, askeri ve mali vaadlerde bulundular. Teklifleri dikkatle takip eden Mustafa Han ve devlet adamları, ittifak sahiplerinin çıkarcı ve planlı hareketlerini yerinde teşhis edip, onları ustalıkla oyaladılar. Süratle ordunun, donanmanın teçhizine ve yenilenmesine, maliyenin iyice düzeltilip, takviyesine başlanıldı. Huduttaki Hotin, Bender ve Özü kaleleri, ihtiyaten takviye kuvvetlerle tahkim edildi. İstanbul’da bulunan Baron de Tott, Tophaneyi tanzim etmekle vazifelendirildi. Baron de Tott, Tophaneyi ıslah ederek yeni toplar döktürdü. İstanbul ve Çanakkale boğazlarının tahkim ve müdafaası için, Boğaz içindeki kalelerin planlarının tanzimiyle Hasköy’de yeni bir top dökümhanesi yapılması, orduda kullanılan kayık köprü sisteminin tadili ve top arabalarının yeni tertip üzere düzenlenmesi gibi yenilikler yapıldı. Üçüncü Mustafa Han, yapılan işleri bizzat kontrol eder ve görürdü.
Avrupa’da Yedi Yıl Savaşları bitip, iki ayrı ittifaktan olmalarına rağmen, Prusya ve Rusya’nın anlaşmasıyla, Lehistan paylaşıldı. Rus işgal ve zulmüne karşı, hürriyet ve istiklalin vazgeçilmez savunucusu Osmanlı Devletinden yardım isteyen Leh milliyetçileri (Polonezk), Osmanlı hududundan geçerek Balta’ya sığındılar. Bunları, Rus ordusunun takip etmesi ve tecavüz ettikleri topraklarda Lehlilerle beraber Osmanlı ahalisini de kılıçtan geçirip, kasabayı yakıp yıkmaları, 18 Eylül 1739’da Belgrad’da kabul edilen süresiz Osmanlı-Avusturya-Rusya Antlaşmasının bozulmasına sebep oldu. Osmanlı Devletinin hükümranlık hakkını korumak, Rusya’nın Lehistan’a yerleşmesine engel olmak ve sahte beyanatlarla Lehistan işgalini dünya kamu oyunda geçiştirmeye çalışıp dostu Kont Stanislaw Doniatowski vasıtasıyla Balta'da zulüm yaptıran Rus Çariçesi İkinci Katerina’ya haddini bildirmek için toplanan divanda, Rusya’ya sefer için karar verildi. 8 Ekim 1768’de Rusya’ya savaş açıldı. Rusya’da bulunan Osmanlı ticaret heyetinin iadesi için İstanbul’daki Rus sefiri Obreskoff Yedikule’de hapsedildi. Osmanlı Devletine tabi Kırım Hanı Kırım-Giray’ın orduları 1769 Şubatında Güney Rusya’ya girerek Rusları yendi ve yüz binden çok esir alarak, döndü. Tarihte ahlaksızlığı ile meşhur olan Çariçe Katerina, Kırım-Giray Hanı, Bahçesaray şehrinde saray hekimi olan bir Rum doktoru vasıtası ile zehirleterek öldürttü. 27 Mart 1769’da Serdar-ı ekrem vazifesiyle Rus Seferine çıkan Sadrazam Yağlıkçızade Mehmet Emin Paşa, 1 Mayıs 1769’da ilk Hotin Zaferini kazandı.
Lehistan’ı himaye için girişilen savaşta, Birinci Hotin Zaferinin ardından tekrar saldıran Ruslara karşı 12 Ağustos 1769’da Hotin’de ikinci bir zafer daha kazanıldı. Yağlıkçızade’den sonra sadrazamlığa getirilen Moldovanlı Ali Paşa, Rus Seferine serdar tayin edildi. Ali Paşa, Turla Nehrinden orduyu geçirirken köprünün yıkılmasıyla büyük bir facia meydana geldi. Ayrıca, Yeniçerilerin artan itaatsizliği ve muharebelerden kaçması, ateşli silahların gereği gibi kullanılmamasından, Rus orduları, Kırım Hanlığı topraklarına ve Romanya’ya girdi. 21 Eylül 1769’da Hotin, Rusların işgaline uğradı. İngiltere ve Fransa’nın askeri yardım ve siyasi desteğiyle, Baltık Denizinden gönderilen Rus Donanması Cebelitarık Boğazını geçerek Akdeniz’e girdi. Bununla, Çar Deli Petro (1682-1725) tarafından sistemleştirilen sıcak denizlere inme projesi Batıdan da destek ve yardım görmüş oldu. Bir Osmanlı Ülkesi olan Mora Yarımadasında Ortodoksluğun hamisi rolüyle Slavlık propagandası yapan Rus donanmasındaki subaylar, Koron, Modon, Navarin, Patras, Anabolu, Tripoliçe, Kalamota ve Isparta’da asi Rumlar ile işbirliğine girerek, buradaki Müslüman ahaliye, müttefikleri Avrupa devletlerinden de tepki gören vahşice katliamlar yaptırdılar. Bunun üzerine Mora Serdarlığına tayin edilen Kaptan-ı Derya Mandalzade Hüsameddin Paşanın Mora Çıkartmasıyla Rumlar geri çekilip, yetmiş bin kişilik Maynot-Rum ordusu, Tripoliçe’de 9 Nisan 1770’te bozuldu. Hüsameddin Paşaya “Mora Fatihi” unvanı verilip, bölgedeki asiler temizlendi. Ruslar geri çekildi.
Akdeniz’deki Rus donanması, Osmanlılar tarafından devamlı taciz edildiyse de fırsatlardan istifade eden Ruslar, İngiliz subaylarının da yardımı ile Çeşme limanındaki Osmanlı donanmasını yaktılar.
Osmanlı donanması yanarak imha olunca, İngiliz amirali ve Rus donanma komutanı, Boğazları tehdit etmek istediler. Fakat tahkim ve müdafaadan ürküp, cesaret edemediler. Çeşme faciasından sonra, Tuna boyundaki Kartal Ovasında bulunan Osmanlı ordusu, Yeniçerilerin itaatsizliği yüzünden, 1 Ağustos 1770’te bozguna uğradı. 1771 yazında Kırım’ın işgalinden başka, General Tatloben idaresindeki Rus ordusu, Ahıska bölgesinde bozguna uğrayıp, geri çekildi.
2 Ağustos 1771’de Özü (Kırım), 12 Eylül 1771’de Yerköyü (Romanya), 29 Haziran 1773’te Silistre (Romanya), 20 Ekim 1773’te Varna (Bulgaristan) zaferleri kazanıldı. Sultan Üçüncü Mustafa Han, beş yıldan beri devam eden Rus Seferini neticelendirmek için hazırlanırken, 21 Ocak 1774’te vefat etti. 1768-1774 Osmanlı-Rus Harbi, Birinci Abdülhamid Han devrinde, zafer kazanılmasına bakılmaksızın, 21 Temmuz 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla aleyhte neticelendi. (Bkz. Küçük Kaynarca Antlaşması)
Üçüncü Mustafa Han devrinde, Osmanlı ülkesi, içeride sulh ve sükun içindeydi. 22 Mayıs 1766 İstanbul zelzelesinden başka tabii afet olmadı. Osmanlı Rus Harbi esnasında, Mısır’da Kölemenli Cin Ali Beyin Suriye, Filistin ve Arabistan’daki isyanı, 1 Mayıs 1773’te Salihiyye’de mağlubiyetiyle bastırıldı. Balkanlarda Rus yayılma siyasetinde Ortodoksluğun hamisi rolüyle Mora’da Slavlık propagandası yapılıp, isyan çıkarıldı. Kısa zamanda bastırılıp, Osmanlı ordusunun 9 Nisan 1770 zaferiyle neticelendirilerek, bölgede sulh ve sükun sağlandı. Dış politikada, devletlerin büyük menfaatleri karşılığı teklif ettikleri siyasi ve askeri ittifaklar kabul edilmedi. Osmanlı-Rus Harbinde de görüldüğü gibi ittifak tekliflerinin samimiyetsizce olduğu meydana çıktı. Lehistan (Polonya) milliyetçilerinin “Türk atları Vistül’de sulanmadıkça Polonyalılara hürriyet yok” sözü Osmanlılardan yardım istemelerinden kalmıştır.
Bütün Osmanlı sultanları gibi yüksek din ve fen ilimlerinde devrin en iyi hocalarından ders görerek yetiştirilen Üçüncü Mustafa Han, dindar, adil, çalışkan, azimli, hamiyetli, metin, hassas ve ilme, alimlere hürmetkardı. Devrin alimleri seviyesinde ilmi vardı. Güzel konuşur ve yazardı. “Cihangir” mahlasıyla yazdığı şiirleri vardır. Çok kitap okurdu. Dış ülkelerden yazılmış kitapları da getirtir, incelerdi. Doğu ve Batı kültürüne vakıftı.
Yapılan icraatları bizzat yerinde kontrol ederdi. Askeri ve donanmayı teftiş etmeyi, tebdil gezmek, ata binmek, avlanmak ve gezi yapmayı severdi. Askeri, idari ve mali birçok ıslahatlarda bulundu. Çok hayırseverdi. Alimlere ve ahaliye cömertçe ihsanlarda bulunurdu. Süveyş’te kanal açmak, Sakarya Nehrini, Sapanca Gölü üzerinden İzmit Körfezine bağlamak gibi düşünceleri vardı.
Birçok hayır müessesesi, askeri ve sivil eser yaptırdı. Laleli Camii ve yanındaki türbesi, Çakmakçılar’da kendi adıyla bir cami, Kadıköy’de İskele Camii Paşabahçe’de İncirliköy Camii, Üsküdar’da Ayazma Camii ve zelzelelerde hasara uğraması üzerine yenilediği Fatih Camii, yaptırdığı eserlerden bazılarıdır. 1773’te Deniz Harb Okulunun temelini teşkil eden Mühendishane-i Bahri-i Hümayun ve teknik üniversite mahiyetindeki Mühendishane-i Berri-i Hümayun açıldı. Zamanında Tüfeklere süngü takıldı. Islahatçı bir hükümdar olan Üçüncü Mustafa Hanın icraatlarını, oğlu Üçüncü Selim Han (1789-1807) devam ettirdi.

Abdülhamit Han I
Osmanlı padişahlarının yirmi yedincisi ve İslam halifelerinin doksan ikincisi. Sultan Üçüncü Ahmet’in oğludur. Annesi Rabia Hatun’dur. 20 Mart 1725 günü Topkapı Sarayında (Saray-ı Cedid) doğmuş ve Ocak 1774 tarihinde ağabeyi Sultan Üçüncü Mustafa’dan sonra padişah olmuştur.
Birinci Abdülhamit Han, tahta çıktığı zaman devlet buhran içerisindeydi. Tahta çıkışından evvel başlamış olan Rus Harbi devam ediyor ve bir çok eyalette de isyanlar baş göstermiş bulunuyordu. Mali sıkıntı da mevcuttu. Birinci Abdülhamit Han bu güçlükleri başarıyla yenecek kudrette bir padişahtı. Saltanatı müddetince bu zorluklarla mücadele etti. İyi niyetli, gayretli bir insandı. Rus Harbine devam kararı verdi. Çünkü düşmana karşı hiç olmazsa bir muharebe kazanarak sulh yapmak istiyordu. Fakat Osmanlı ordusu Kozluca’da yenilmiş ve Serdar Muhsinzade Mehmet Paşa'nın yanında ancak 1200 kişi kalmış diğerleri dağılmıştı. Bu vaziyette Rusya’nın sulh şartlarını kabul etmekten başka çare yoktu. Türk temsilcileri Ahmet Resmi ve İbrahim Münib efendilerle Rus temsilcisi Prens Repnin arasında 21 Temmuz 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmaya göre Kırım, Kuban ve Bucak yalnız dini bakımdan halifeye bağlı olmak üzere müstakil oluyor; Yenikale, Kerç, Azak, Kılburun kaleleri Rusya’ya geçiyordu. Eflak, Boğdan ve Cezayir-i Bahr-i Sefid sahili gibi savaşta Ruslar tarafından işgale uğramış yerler ise Osmanlı Devleti'ne geri veriliyordu.
Kaynarca Antlaşmasının ağırlığını arttıran en önemli maddesi, Rusların Türk topraklarındaki Ortodokslar üzerinde bir çeşit himaye hakkı iddiasında bulunabilecek tarzda hazırlanmış olanıdır. Antlaşmadan hemen sonra Avusturya, Osmanlı Devletinin zafiyetinden faydalanarak Boğdan Beyliğine bağlı Bukoniva’yı işgal etti (1775).
Saltanatının başında böyle kahredici bir durumu kabul ile barışı sağlayabilen Birinci Abdülhamid, savaş zamanında devletin çeşitli bölgelerinde çıkmış isyanları bastırmak ve askeri sahada ıslahatta bulunmak durumundaydı. İsyanları bastırmak üzere Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa ve ıslahat yapmak için de sadrazam Halil hamit Paşa görevlendirildiler.
Kapıkulu’nun bazı ocaklarının ıslahı için Fransa’dan mühendisler getirtilmiş, Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Devlet Kara Mühendishanesi) kurulmuş, yüzüstü bırakılan metruk haldeki İbrahim Müteferrika matbaası tekrar açılmıştır. Birinci Abdülhamit devrinde yapılan hayırlı işlerden birisi de, yerli malı kullanılmasının mecburi hale getirilmesidir.
Diğer taraftan Anadolu’da çeşitli karışıklıklar çıkmıştı. Her vilayette bir asi hüküm sürüyordu. Hele kapısız levent denilen binlerce asi Anadolu’yu yakıp yıkıyordu. Şam ve Mısır’da isyanlar başgöstermiş, İranlılar, Osmanlı topraklarına saldırarak pek çok yeri kendi topraklarına katmışlardı. Hicaz’da ayaklanmalar birbirini takib etmişti.
Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla, Osmanlılarla Ruslar arasında tam bir sulh temin edilememiş, yalnız bir çeşit mütareke hasıl olmuştu. Bu antlaşma her iki tarafı da tatmin etmemişti. Osmanlılar olsun, Ruslar olsun Kırım üzerinde daha çok hakka sahip olmak istiyorlardı. Nitekim Kırım’da bağımsızlık ilan edildiğinde Devlet Giray Han, Babıali ile eski bağlılığın korunmasına taraftardı. Bunun üzerine Ruslar, asker sevkedip kendi adamlarından Şahin Giray’ı, han seçtirmişlerdi. Böylece Kırım Hanının tayininde çıkan anlaşmazlık, iki devleti yeni bir savaşa götürürken, Fransızların yardımıyla Haliç Aynalıkavak Kasrında 10 Mart 1779’da bir antlaşma imzalanmıştır. Küçük Kaynarca Antlaşmasının bazı maddeleriyle ilgili olan bu antlaşma Aynalıkavak Tenkihnamesi adıyla anılır. Tenkihnameye göre, Kırım bağımsız kalacak ve Ruslar buradan askerlerini çekecek; buna karşılık, Osmanlılar da Şahin Giray’ın hanlığını kabul edeceklerdi. Kafkaslardan güneye kadar Rus hakimiyetinin artmasını Osmanlı Devleti için büyük tehlike olarak gören Birinci Abdülhamit Han ve devlet adamları, Kafkasya’nın bazı bölgelerini Türk nüfuzu altına almayı tasarladılar. Bu sebeple Soğucak ve Anapa kalelerini tahkim ettiler. Buradaki Çerkez kabilelerini itaat altına almaya çalıştılar.
Şuursuz olarak Rus taraftarlığı yapan Şahin Giray aleyhinde Kırım’da isyan çıkınca, Ruslar buraya hemen asker gönderdiler. Binlerce Müslümanı şehid ettikten sonra yine Kırım’ı Şahin Giray’a bırakarak geri çekildiler. Daha sonra yeni bir bahaneyle tekrar Kırım’a girerek memleketi Rusya’ya bağladılar (1784). Bunun üzerine, tekrar bir Osmanlı-Rus Savaşı tehlikesi doğdu. Osmanlı Ordusu harbe hazır değildi. Bu sebepten Sultan Abdülhamit Han antlaşmayı bozmak istemedi. Rusya ile birkaç yıl gerginlikten sonra Koca Yusuf Paşa sadrazam oldu. Aslında 1781’de Rusya, Avusturya ile beraber bir tasarı hazırlamış ve bu tasarıya göre de Osmanlı Devletini taksime karar vermişlerdi. Yeni Sadrazam, Rusya ile mutlaka savaşmak istiyordu. İkinci Katerina’nın gösteri yaparak Kırım’ı ziyaret etmesine ve Avusturya İmparatoru ile görüşme yapmasına Babıali artık tahammül edemiyordu. Rus elçisi Sadarete çağrılarak Kırım’ın iadesi istendi. Elçinin uygun cevap vermemesi üzerine Rusya’ya savaş ilan edildi. Rusların idaresi altındaki Kılburun Kalesine hücum ile 1786-1792 Osmanlı-Rus Savaşı başlamış oldu. Avusturyalılar da savaş açmadan Belgrad ve Sırbistan’a taarruz ettilerse de bir sonuç alamadılar. Bu vaziyet karşısında yalnız Ruslarla başa çıkamazken, iki düşmanla birden karşılaşılıyordu.
Serdar-ı Ekrem Sadrazam Koca Yusuf Paşa, önce Avusturya derdini halletmek istedi. Avusturya İmparatoru İkinci Josef’in saldırılarını önledikten sonra sınır aşılarak düşman kendi topraklarında ağır yenilgiye uğratıldı. İkinci Josef güç bela kaçabildi. Fakat Rus cephesindeki savaş aleyhte gelişiyordu. Kısmi başarılar Özi Kalesini kurtarmaya yetmedi. Özi Kalesi, Ruslar tarafından alınınca, tarihin en büyük mezalimine uğradı. Masum ve günahsız çocuklar, genç ve ihtiyar kadınlar dahil, 30 bin civarında insan vahşice öldürüldü.
Sadrazam, Özi Kalesinin düştüğünü bildiren ve yapılan mezalimleri dile getiren telhisi okurken, padişah, kederinden felç olup çok geçmeden vefat etti (28 Mart 1789).
Birinci Abdülhamit Han, devlet işleriyle yakından ilgilenir, her konuda düşüncelerini dikte ederek vezirlere bildirirdi. Saltanatı boyunca hep liyakatlı sadrazam, ehil adam aramış ve onlara yetki verip ıslahatların yapılmasına uğraşmıştır. Halil hamit Paşa, sadrazamlarının en değerlisidir. Abdülhamid Han, halka karşı merhametli ve çok dindar bir padişahtı. Halk arasında kerameti dahi yaygındı. Oğullarından ikisi, Dördüncü Mustafa ve İkinci Mahmut, padişah olmuşlardır. Birinci Abdülhamit Han, Eminönü Bahçekapı’daki imaretin karşısındaki türbede yatmaktadır. Bu türbede, Yeni Cami tarafındaki duvardaki dolapta Resul aleyhisselamın mübarek ayaklarının izleri bulunan taş vardır.
Sultan Birinci Abdülhamid Hanın, Beylerbeyi’nde bir cami ve mektep, Bahçekapı’da bir sebil, bir imaret, bir kütüphane ve bir türbe (Şimdi bunların yerinde Dördüncü Vakıf Han vardır.) Emirgan’da bir cami ile çeşme ve Medine’de yaptırdığı bir medrese başlıca eserleridir.

Selim Han III
Osmanlı sultanlarının yirmi sekizincisi, İslam halifelerinin doksan üçüncüsü. Sultan Üçüncü Mustafa Han'ın oğlu olup, annesi Mihrişah Sultandır. İstanbul’da, 24 Aralık 1761 tarihinde, Topkapı Sarayında doğdu. Şehzade Selim’in doğumunda yedi gün, yedi gece “Şehrayin”, üç gece de Deniz Donanmasında tertiplenen merasimlerle büyük şenlikler yapıldı. Şehzadeliğinde, sarayda mükemmel bir eğitim, öğretim gösterilip, terbiye edilerek yetiştirildi. Yüksek din ve fen ilimleri, Arapça ve Farsça öğrendi.
Veliahd Selim, devam etmekte olan Osmanlı-Avusturya-Rus Harbinde, cephelerden gelen acı haberlere dayanamayan amcası Birinci Abdülhamit Hanın vefatıyla, 7 Nisan 1789 tarihinde Osmanlı Sultanı oldu. İçte ve dıştaki meseleleri halletmek için, 16 Mayıs 1789 tarihinde, yüksek devlet memurlarının katıldığı, büyük bir divan toplantısı yaptı.
Divanda devlet meselelerinin halli için herkesin fikirlerini söylemesini istedi. Divandan sonra idari, mali, siyasi ve askeri meselelerin halli için talimat verdi. Avusturya ve Rusya ile harplerin devamına karar verildi. Maliyenin düzelmesi için, sarayda bulunan altın ve gümüş eşyanın büyük bir kısmı paraya çevrilmek üzere, darphaneye gönderildi. Merkez ve eyaletlerdeki halk da, Sultan Selim Hana yardımcı olmak ve saraya uymak için, altın ve gümüşlerini devlete teslim etti. Saray ve halkın yardımlarıyla cepheler takviye edildi. Fransa ve İspanya sefirleri sulh; Prusya, Kırım’ın kurtarılması için antlaşma; İsveç ise Rusya’ya karşı, yardım talebiyle harp teklif ettiler.
Sultan Selim Han, cephelerdeki harbin devamını istedi. İsveç ile, Rusya’ya karşı, 11 Temmuz 1789 tarihinde Beykoz İttifak Antlaşması imzalandı. 1788 yılından beri devam eden Osmanlı-Avusturya harplerinde, Serasker Kemankeş Mustafa Paşa, takviye kuvvetlerle Yaş’tan Rus ordusuna karşı sefere giderken, Foksan’da Avusturya ordusunun ani taarruzuna uğradı. Arnavutların ihanetiyle Osmanlı ordusu, 1 Ağustos 1789 tarihinde Foksan’da bozuldu. Avusturyalılar, Belgrat’a kadar ilerleyip, 8 Ekimde şehir düştü. 31 Ocak 1790’da, Prusya ile Avusturya ve Rusya’ya karşı ittifak anlaşması imzalandı. Prusya’nın arabuluculuğuyla, Avusturya ile devam etmekte olan harbe son verilmesi kararlaştırıldı. Fransız İhtilalinin Avrupa’da sebep olduğu hadiseler üzerine, İngiltere ve Prusya’nın müdahalesiyle, Rusya da antlaşmaya taraftar hale getirildi. Avusturya ile 4 Ağustos 1791 tarihinde Ziştovi Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre; Avusturya 1788-1791 harbinde aldığı yerleri Osmanlı Devletine geri verecekti. Rusya ile 1787’den beri Kafkasya ve Balkanlar’da devam eden harp, 9 Aralık 1792 tarihli Yaş Antlaşmasıyla neticelendi. Osmanlı Devleti, Rusya ile Avrupa’da Dinyester Turla Nehri, Kafkasya’da Kuban Nehri hudut kesildi. Osmanlı Devleti, Ziştovi ve Yaş Antlaşmalarıyla, en az kayıpla harbe son verip, büyük mali külfetlerden kurtulmuştur. Avusturya-Rus harplerinin antlaşmalarla halli sonrasında; Avrupa devletlerinin 1789 Fransız İhtilali’nin etkisiyle, ülkelerinde meydana gelen hadiselerle uğraşması, Osmanlı Devletini geçici bir sulh devrine soktu.
Sultan Selim Han, devletin dışta sulh devrine girmesiyle; veliahtlığından beri düşündüğü ıslahatların icraatına geçti. Osmanlı Devleti için lüzumlu askeri, idari, iktisadi, ticari ve sosyal ıslahatları Nizam-ı Cedid adıyla tatbikat safhasına koydu (Bkz. Nizam-ı Cedid). Son sefer ve harplerdeki mağlubiyet ve kesin netice alınamaması, askeriyenin ıslahını daha fazla gerektiriyordu. Sultan Selim Han, devlet adamlarından aldığı layihalarla, 24 Şubat 1793 tarihinde, modern tarzda, yeni bir orduyu Nizam-ı Cedid adıyla kurdu.
Nizam-ı Cedid ordusunun masraflarının karşılanabilmesi için İrad-ı Cedid Defterdarlığı kurulup, eski sadaret kethüdalarından Mustafa Reşid Efendi de bu işle vazifelendirildi. Levent çiftliğinde kışla kurulup, yeni ordu hemen talime başlatıldı. Nizam-ı Cedid ordusuna getirilen yenilik ve talimler, Yeniçerilere de tatbik edilmek istendi. Ancak Yeniçeriler, yenilik ve talimleri kabullenmeyerek, birkaç ay sonra eğitimi terk ettiler. Ordunun teknik sınıfları takviye edilerek; humbaracı, lağımcı, topçu ocakları için yeni kanunlar yapıldı. 1794’te, Teknik Üniversite mahiyetinde, Sütlüce’de, Mühendishane-i Berri-i Hümayun kuruldu. Okulun öğretim üyesi, kitap, ders alet ve edevatı, yurtiçi ve dışından bütünüyle karşılandı. Nizam-ı Cedid ordusu yetiştirilmek üzere Ankara, Kayseri ve Konya’da teşkilat kurulup, askerin mevcudu artırılmaya çalışıldı.
Mülki ıslahat da yapılıp, Anadolu ve Rumeli toprakları, yirmi sekiz eyalete ayrıldı. Ayanların eskiden olduğu gibi halk tarafından seçilmesi, kanun haline getirildi. Resmi dairelere talimat gönderilerek, yazışmalara, kullanılan dile, tabirlere dikkat edilmesi ve halkın işlerinin süratle takibi ve yerine getirilmesi istendi. İlmiye ricali (ileri gelen devlet adamları) için, yeni nizamname yayınlandı. İlmi eserler yazılıp, pek çok kitap tercüme edilerek, yayınlandı. Ticari ve iktisadi sahada yenilik yapılıp, Zahire Nazırlığı kuruldu. Tecdid-i Kanun-i Tımar ve Zeamet kanunuyla, harbe katılmayan tımar ve zeamet sahiplerinden, topraklarının geri alınması esası getirildi.
Gayrimüslim esnaf ve tüccardan bazıları, vergi ve yurt dışına para kaçırıyor ve Osmanlı ülkesinde oturduğu halde, yabancı devlet tebaasına giriyorlardı. Bu durum ve paranın dışarıya çıkarılmasına karşı tedbir alındı. Avrupa devletlerine daimi elçilikler kurularak, 1793’te ilk tayinler yapıldı. Avusturya, Fransa, İngiltere ve Prusya merkezlerine gönderilen elçiler; bulundukları memleketlerin yalnız siyaseti ve diğer devletlerle olan münasebetleri hakkında bilgiler toplamakla kalmadılar. Aynı zamanda, oraların kültürleri, her türlü ilerleme ve gelişmeleri hakkında bilgiler toplayıp, rapor halinde İstanbul’a gönderdiler.
Avrupalılar ve Rusya’nın kışkırtmasıyla Balkan kavimleri, İngilizlerin teşvikleriyle Arabistan’da Vehhabi Bedeviler, Ortadoğu’da Dürzi ve Maruniler, Kölemen Beyleri, Rumeli’de kanun kaçaklarından meydana gelen eşkıyanın koruyucusu Kırcalılar da denilen Dağlı Eşkıyası, devlete asi olup, isyan çıkardılar. Bu meselelerin halli için teşebbüs edildiyse de, Fransa’nın Balkanlar, Akdeniz, Kuzey Afrika, Mısır, Filistin ve Suriye’deki faaliyetleri ardından Napolyon Bonapart’ın, 1798’de ani harekatla Mısır’a asker çıkarması sebebiyle, bütünüyle tam bir hal çaresi bulunamadı.
Sultan Selim Hanın hükümdarlığının üçüncü ayında çıkan Fransız İhtilali’yle, Avrupa devletleri, Fransa’ya cephe almasına rağmen, Osmanlı Devleti, meseleye karışmadığı gibi münasebetlerini de dostane devam ettirdi. Nizam-ı Cedid için, Fransa’dan teknik ve yetişmiş eleman getirildi. Fransa’nın müstakbel imparatoru General Napolyon Bonapart, memleketinde görevden alınınca, Sultan Selim Hanın daveti üzerine, Nizam-ı Cedid Ordusunda vazife kabul etmişti. Osmanlı Devleti; ihtilalle değişen yeni Fransız idaresini tanıyan ilk devletlerdendi. Fakat, Fransa’nın 1795 Basel Antlaşmasıyla, Venediklilerden Dalmaçya kıyılarını almasıyla, Balkanlarda başlattığı istiklal (bağımsızlık) fikri propagandası, takip edilen siyasetin değişmesine sebep oldu. Adalet-Eşitlik-Hürriyet fikriyle yapılan Fransız İhtilali, çıkış gayesinden uzaklaşarak, Fransa’nın yayılma siyasetine döndü. Hırvat, Rum ve Sırplar arasında, ihtilal fikirlerini yaydılar; Yahudileri Filistin’de istiklale davet ettiler. Fransa, bununla da kalmayarak, sömürgecilik zihniyetiyle; İngiltere’yi Akdeniz’den çıkarıp, Uzakdoğu’daki İngiliz sömürgelerini ele geçirmek için Hind’e giden yolların en kısası olan Mısır’a sahip olmak idealiyle, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü bozmaya çalıştı. Napolyon Bonapart, beş yüze yakın gemiye aldığı Fransız ordusuyla Akdeniz’e açılıp, Malta’yı işgal ettikten sonra, 2 Temmuz 1798 tarihinde İskenderiye’den, Mısır’a çıkarma yaptı. Fransa’nın beklenmedik harp ilanı ve Mısır’a çıkarma yapması, İngiltere’nin menfaatlerine ters düştüğünden, Akdeniz’deki İngiliz Amirali Nelson harekete geçti. Amiral Nelson, 1 Ağustos 1798 tarihinde, Fransız Donanmasını Ebukir’de mağlup etti. Fransız donanmasının Ebukir’de imhasıyla, Napolyon’un ve Mısır’daki Fransız ordusunun, anavatanla irtibatı kesildi. Rusya, ihtilalin tesirinden çarlığı korumak için Fransa’ya karşı Osmanlı Devletiyle ittifak kurdu. Karadeniz’den Akdeniz’e geçirilen Rus filosu, Osmanlı donanmasıyla birlikte hareket etti. Arnavut sahillerinin muhafazası ve Venediklilerden Fransa’ya geçen yerlerin alınmasıyla vazifelendirilen Tepedelenli Ali Paşa, Preveze’de Fransızları mağlup etti. Osmanlı-Rus donanması Zenta ve Kefalonya adaları sahilindeki Fransız gemilerini mağlup edip, bir kısmını da zaptetti. Bu muvaffakiyetler üzerine, İngiltere ve Rusya ile antlaşma imzalanarak, ittifaklar resmilik kazandı.
Fransız donanması imha edildiğinden, Napolyon Bonapart ve ordusunun deniz yolu, Akdeniz’de Osmanlı-İngiliz-Rus donanmasınca kapatıldığından, Osmanlı ülkesinde mahsur kalmıştı. Sultan Selim Han, Fransa’ya karşı ordu sevk etmek için tayinlerde bulundu. Sayda Valisi Cezzar Ahmet Paşa, Mısır Seraskerliğine tayin edildi. Tırhala Mutasarrıfı Köse Mustafa Paşa da, deniz yoluyla Mısır’a gönderildi. Napolyon Bonapart, Mısır’dan çıkış yolu bulmak ve Suriye’ye hakim olmak için, Akka’yı kuşattı. Akka Kalesi, Mısır Seraskeri Cezzar Ahmet Paşa kumandasındaki Nizam-ı Cedid askerince, Fransızlara karşı kahramanca müdafaa edildi. Napolyon Bonapart’ın inatla taarruzu, Fransızların çeşitli hile ve vaatleri Akka’da neticesiz kaldı. Cezzar Ahmet Paşa ve Nizam-ı Cedid askerlerinin destani müdafaası karşısında, kuşatmanın altmış dördüncü günü, Napolyon Bonapart; “Akka olmasaydı, Doğu İmparatoru olurdum” diyerek, büyük hayallerle kendisine bağlanan Fransız ordusunu, veba salgını, sefalet ve mağlubiyetle önce Kahire'ye çekip, sonra da yüzüstü bırakarak, 1799 yazında gizlice Fransa’ya kaçtı. Mısır’da kalan Fransızlar, Osmanlılara mukavemet ettilerse de, üst üste mağlubiyete uğradılar. 27 Haziran 1801 tarihinde imzalanan tahliye mukavelesiyle Fransızlar, Mısır’ı boşalttı. 25 Haziran 1802 tarihli Osmanlı-Fransız anlaşması, Fransa ile harp haline son verdi. Mısır Valiliğine, 1805’te Kavalalı Mehmet Ali Paşa tayin edildi. Napolyon Bonapart’ın İstanbul şehri ve Çanakkale ile İstanbul Boğazlarını almak istemesi üzerine 24 Eylül 1805’te Osmanlı-Rus ittifakı yenilendi. Napolyon Bonapart tehlikesine karşı, İngiltere ve diğer Avrupa devletleri, Osmanlılara yardım talebinde bulundular. Fakat, Rusya ile ittifak ve İngiltere ile dostluk uzun sürmedi.
Arabistan Yarımadasındaki Vehhabiler, Avrupalılardan gördükleri yardımlarla, çeşitli batı dillerinde birçok yayınlarda da bulunup, 18 Şubat 1803’te Taif’i muhasara ettiler. Sultan Selim Han, Arabistan’daki hadiselere esaslı tedbirler almayı planladıysa da; İngiltere ve Rusya, Balkanlar meselesinden Babıali’ye baskı yapmak istemeleri, muvaffak olamayınca, Rusya’nın harp ilan dahi etmeden Osmanlı hududunu ihlali sebebiyle gerçekleştiremedi. Sadece, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, sultandan aldığı emirle Vehhabi isyanını bastırıp, Arabistan ve Mısır’da kısmen huzur ve asayişi temin etti.
Sultan Üçüncü Selim Han zamanında, İngiltere’nin Ortadoğu’da; Rusya ve Avusturya’nın Balkanlarda, Osmanlı Devletinin iç işlerine karışıp, müdahaleci bir siyaset takip etmeleri, bu devletlerle harp halinde bulunan Fransa’ya yakınlaşmaya sebep oldu. Osmanlı Devletine tabi Eflak Beyi Konstantin İpsilanti ile Boğdan beyi Aleksandr Moruzzi, Rus yanlısı olduklarından azledilince, İngiltere ve Rusya’nın müdahalesiyle karşılaşıldı. Rusya, harp ilan etmeden, General Michelson komutasındaki altmış bin mevcutlu Rus Ordusuyla, Eflak ve Boğdan’ı işgale başladı. Vezir-i azam İbrahim Hilmi Paşa, sefer için Serdar-ı ekrem tayin edildi.
Rusya’nın Balkanlara girmesiyle, İngiltere’de on altı gemiden meydana gelen bir İngiliz filosunu İstanbul önlerine gönderdi. İstanbul önlerine kadar gelen İngiliz donanması, Fransa ile münasebetlerin kesilmesini, Osmanlı-İngiliz ittifakının yenilenmesini teklif ettiler. Kabul edilmeyince, teklifi daha da ağırlaştırdılar. Eflak ve Boğdan’ın Rusya’ya, Çanakkale Boğazının da İngiltere’ye teslimini teklif ettiler. İngiltere’nin teklifleri, kabullenilmenin ötesinde, akıl ve hayale sığmayacak derecede olduğundan, İngilizler, müzakerelerle oyalanılarak, boğaz sahillerinin iki yakası, askerlerin ve ahalinin gayretleriyle, kısa zamanda tahkim edildi. Boğaz sahillerine birkaç gün içinde bin iki yüzden fazla top yerleştirildi. İngiliz donanması, Osmanlı Devletinin ve ahalinin kuvvetli tepkisini görünce, çekildi. Bunun üzerine İngiltere hükümeti, Akdeniz’deki İngiliz donanmasını Mısır’ın zaptıyla vazifelendirdi.
İngilizler, Osmanlıya asi Kölemenlerle anlaşıp, 20 Mart 1807 tarihinde İskenderiye’ye çıkarma yaparak teslim aldılar. Balkanlarda; İbrahim Hilmi Paşa, Rus Cephesine sefere çıkınca, İstanbul’da türeyen asiler harekete geçti. Sultan Selim Hanın, Osmanlı Devleti lehine icraatlarına karşı, iç ve dış düşmanların aleyhine propagandasıyla muhalefet başladı.
1806 Edirne Vakasına sebep olan, Nizam-ı Cedid aleyhtarlığıyla başlayan muhalefet, asilerden Kabakçı Mustafa’nın liderliğinde büyük hadiselere sebep oldu (Bkz. Kabakçı Mustafa İsyanı). Yeniçeri zorbaları, 25 Mayıs 1807 Kabakçı Vakasından sonra; asıl niyetlerini ortaya koyarak, 29 Mayısta Sultan Üçüncü Selim Hanı hal' edip, tahttan indirdiler. Asiler, Sultan Selim Hanın amcasının oğlu Veliaht Mustafa’yı, Osmanlı tahtına geçirdiler. Sultan Selim Han, on dört ay Topkapı Sarayında nezaret altında yaşadı. Kendisine sadık devlet adamları ve asilerin hükümetteki icraatlarını beğenmeyen taraftarları, tekrar tahta geçirmek için faaliyet gösterdiler. Sultan Selim Han taraftarları, Rusçuk’taki Alemdar Mustafa Paşa etrafında toplanıp, harekete geçtiler. Alemdar Mustafa Paşa, Sultan Selim Hanı tekrar tahta geçirmek için, Rumeli’deki maiyetiyle İstanbul’a geldi. 28 temmuz 1807’de Babıali ve Topkapı Sarayını basıp, Sultan Selim Hanı tahta geçirmek istediyse de muvaffak olamadı. Sultan Selim Han, 28 Temmuz 1808 tarihinde Harem Dairesinde şehit edildi. 29 Temmuzda, kalabalık bir cenaze merasimiyle, Laleli Camii yanında babası Üçüncü Mustafa Hanın türbesine defnedildi.
Sultan Selim Han, yaratılışında halim, selim ve çok zekiydi. Hayırsever olup, pek çok hayır müessesesi ve eserler yaptırdı. Üsküdar’da Selimiye Camiini ve Çiçekçi Camiini yaptı. Eyüp Camiini büyüterek yeniden yaptırdı. Karaca Ahmet’de, Miskinler Tekkesi denilen Dedeler Mescidini yaptırıp, Küçükmustafapaşa’da Gül Camiini kiliseden çevirdi. Üsküdar’da hala kullanılan meşhur Selimiye Kışlasını, Heybeliada’da Deniz Harp Okulu olan Bahriye Mektebini, Halıcıoğlu’nda, Teknik Üniversite mahiyetindeki Mühendis ve Topçu mekteplerini yaptırıp yeni bölükler kurdu. Saltanatı müddetince içte ve dışta büyük düşmanlarla mücadele etmesine rağmen, ülke imar edilip, fazla toprak kaybı olmadı. Tam ıslahata başlayacağı zaman şehit edilmesi, düşündüğü büyük hizmetlerin yerine getirilmesine engel oldu.